Memleketinden kilometrelerce öteye çıkıp gelmişti biri iş bulmaya. Geride bir kadın, iki çocuk… Bir kenarcıkta kalakalmıştı İnebolu. Ölçsen biçsen elli kiloyu geçmeyecek oğlunun ardından bakarken dalgalıydı yine. Bu kaçıncıydı böyle. Kaçıncı giden evlat?
Şehir ki bırakılamayan ama çocuklarını doyuramayan, eteğinin altına sığdıramayan…
Karadeniz kadını kadar asi ve çalışkan bir dişi midir yoksa adamı kadar yoksul bırakılmış bir erkek mi bilinmez ama her dem gurbetçileri bekler İnebolu. Her dem karanlıktır denizin yüzü, her dem yaşlı.
Şehir gidenlere alışık edasıyla bekleye dursun önce bir iş bulacaktır biri. En az paraya saatlerce çalışılacak da olsa bir iş. Küçük bir ev, elden düşme eşyalar… Sonra da çoluk çocuğu toplayacaktır yanına. Çocuklarıyla aynı şehirde soluk alabilmek için günlük yirmi saat çalışmaya razı olunabilecek bir iş…
İşsiz kalmak için doğmamıştı ya. İşsizlik için yaratılmış olamazdı. Hani insanlar doğarken verilen o nasip paketi vardı ya. Arayıp bulmalıydı onu. Neredeyse bu nasip, bedeli neyse çıkarmalıydı ortaya.
Nasip=10 saat+güvensizlik
Nasip=12 saat+güvencesizlik
Nasip=14 saat+garantisizlik
Nasip=16 saat+kadercilik
Nasip=18 saat+geleceksizlik
Nasip=20 saat_ekmek
İşte bu;
20 saatten ekmek çıkınca kalan başkasının nasibi olmalıydı. Ona ilişecek değildi. Zaten o derin hesaplar da yapamazdı. Orta iki terk… Olsun ama; istiyordu o ekmeği. Ekmeğini istiyordu, çok şey değil. Bedeli ne olursa olsun. On saat, on beş saat, yirmi saat. Ekmeğini aramaya gelmişti.
Bir diğeri çok oluyordu ayrılalı baba evinden. Can havliyle kaçmıştı hatta köyünden. Altı aylıktı büyük oğlan ilk ayrıldıklarında. Bebeleri gözlerinin önünde can çekişerek ölmesin ya da vakitsiz anasız, babasız kalmasın diye kucakladıkları gibi karlı bir kış günü atmış kilometresi yaya başlamışlardı yolculuklarına.
Onların ardında paramparça kalmıştı şehirleri. Gözleri kanlı, dağları ölüme gebe…
Hemen bir ev tutmuştu onlar. Kirayı da ödüyorlardı işsiz kalana dek. Başka bir şehirde, kirası ödenmemiş kiralık evde bırakıp karısını, çocuklarını o da gelmişti şimdi kilometrelerce.
Bedeli ne olursa olsun o da ekmek istiyordu ve çocuklarıyla aynı şehirde soluk almak…
Gelir gelmez iş buldu o. Para filan konuşmadı hiç. Tamam, dedi her söylenene. Çalıştığı dükkânda yatıp, kalkacaktı birikmiş kirayı ödeyene dek. Sonra da alacaktı çocukları.
Hemen başladı çalışmaya. Bütün hünerlerini göstermek istiyordu hemen. Kendini sevdirmek, çok çalışmak oraya tutunmak…
Ondan üç gün sonra ulaştı oraya biri. Üç gündür aralıksız çalışıyordu bir diğeri. Soluksuz, uykusuz…
- Yeni başladı, dedi öteki. Ben de yeni açtım burayı zaten. İş çok. Önce tezgâhı dolduracak. Ama adam soluk bile almıyor valla. (yazınla ifade edilemeyecek tiksinç bir kahkaha) Tepesindeyiz. İyi çalışıyor. Ama ona vereceğimi sana veririm. Sabahtan gel bak işine yarın. Beğenmedik der göndeririz. Sen başlarsın. Benim işim görülsün, senin de…
Ev, elden düşme eşyalar, iş, çocuklar birdenbire hepsi paramparça oldular. Göz göze geldi biri ile bir diğeri. Kasanın başına yürüdü öteki.
Sezmişti bir diğeri. Daha bir hırsla yumuldu işine. Çalıştı geceye dek. Sabaha dek. Hiç uyumadı gece.
Biri de hiç uyumadı; vardı geldi çocukları ve çocukluğu arasında. İş ve işsizlik arasında... Doymak ve adamlık arasında… Sabaha karşı aynaya baktı bir ara korktu kendinden. Üretken ellerinden korktu. Yüzüne yapışmış babalıktan korktu.
- Bez bitti.
- Mama yok.
- Baba etek al.
- Çanta al baba.
- Çikolata, şeker al.
- Parka gidelim.
- Baaab baaaa.
Yüklendiği siparişlerden korktu. Düşündü bir diğerini. Ömründe hiçbir şeyi düşünmediği kadar uzun düşündü. Onun sipariş listesini, onun babalığını, onun evini… Her şeyi düşündü.
Yarın sabah gel, işine bak. Beğenmedik, der göndeririz demişti öteki. Gitmekle gitmemek arasında gitti geldi yine. Adamlıkla babalık arasında… İş ve yokluk arasında. Dayanamadı çıktı yola. Kafasıyla bedeni birbirlerinden ayrı yürüyorlardı. Önce ayakları vardı dükkâna. Kafası ayaklarını çok geriden izledi.
Böyle gitti… Enkaz halindeydi. Adamlığı engelleyemedi içindeki gitme isteğini. Çalışmaya devamdaydı bir diğeri. Yüzü yüzlükten, elleri ellikten çıkmıştı. Uykusuz çalışmanın dördüncü gününe başlamıştı. Göz göze geldiler yine. Çocuklar koşturuyordu iki çift gözün önünde. Çaresiz ve korkarak bakıyordu bir diğeri. Biri ondan daha korkak, daha çaresiz…
Toparlandı biri. Dünyanın düzeni bu, dedi içinden. Gözümü açmazsam işsizliğe, yokluğa devam. Benim de işimi elimden alanlar oldu. Ne yapabildim? Hiç.
Bir diğeri daha önce de yaşamıştı böyle şeyler. Bilirdi tası tarağı toplayıp ayrılmanın sızısını. Aynı sancı geldi oturdu içine…
Bakmaya devam ediyorlardı birbirlerine. İki iç savaş başlamıştı işte. Vurulup vurulup düşüyordu çocuklar. Yağlı ekmekler ve tandır ekmekleri, annelerin tertemiz elleri, sapan lastikleri, kuzular, koyunlar, yalnızca çocuklara gülümseyen balıklar ölüyorlardı art arda.
- Bu gün gönderir beni.
- İşi iyi değil, demeliyim.
- İyi değil işin, derler.
- İyi çalışmış ama…
- Para da vermez. Denedim, der.
- Parası yoktur bu adamın. Ne ile gider geri?
- Ne ile giderim?
- Bu işi de kaçırırsam ben ne yaparım?
- Adamın da vardır hesapları. Keyfinden çıkıp gelmedi ya…
- Ya adam çalışmış. Çalışıyor işte. Ne diyecekmişim çalışamıyor, diye. Adam ustaca çalışmış.
Uzadı iç sesler. Büyüdü düşünceler. İkisi de hazırladı kendini. Ellerini kuruladı bir diğeri. Derinden soludu. Dört gündür ilişmediği sandalyeyi çekti oturdu. Silkindi biri. Yirmi altı yıl önce ilk cümlesini kurar gibi; işte o kadar acemi eşeledi beynini.
- Kolay gelsin abi.
- Sağ ol.
- Abi ustalığına bakıyorum. Nerelisin sen?
- Mardinliyim kardeş. Sen nerelisin?
- İneboluluyum.
- Sen de mi ustasın? Orada mı yetiştin?
- Öyle. Ama çalışacak iş yok be abi.
- Sorma, her yer aynı.
- Neyse abim, Kaçayım ben.
- Bir çayımı iç derdim ama yeni başladım ben de. Bilinmez adamların huyları.
- Sağ ol. İçmişe beraber. Kolay gelsin.
- Eyvallah.
İkisinin de yüzünde balıklar gülümsüyordu. İkisi iki adamdı şimdi. İşine devam etti bir diğeri. Ötekiyle hiç karşılaşmadan yürüdü gitti biri. Yemeğin üzerine erkenden uyuyup kalmıştı öteki kalkamamıştı henüz…
Kıştı. Serin serin gülümsüyordu İnebolu. Mardin çocuklarından habersiz ölüm kusup kar altından ağlıyordu.
İki adam onurun ılıklığında çocuklarını aradılar.
- Çalışıyorum babacığım. Paramı alınca alıp yollayacağım…
- İş arıyorum babacığım. Bulayım, hemen alacağım…
Aylar geçti şimdi. Biri iş bulamadı henüz. Aynı hızla, o garip hırsıyla çalıştı bir diğeri. Alamadı parasını henüz.
Ürperten bir oyun oynuyor çocuklar hâlâ babalarıyla aynı şehirde soluk almaya dilek tutulan…
|