alternatif forum - TALAT PA$A cinayeti (Tehlirian) davasi
alternatif forum
alternatif forum
Ana Sayfa | Bilgilerim | Aktif Konular | Üyeler | Özel Mesajlar | Ara | SSS
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum!

TAŞINDIK !!!   www.oezers.com/forum/
 Tüm Forumlar
 ALTERNATiF
 SERBEST KÜRSÜ
 TALAT PA$A cinayeti (Tehlirian) davasi
 Forum Kilitli
 Yazıcı Dostu
Sonraki Sayfa
Yazan Önceki Konu Konu Sonraki Konu
Sayfalar: / 3

n/a


1195 mesaj

Mesajım - 12 Haziran 2005 :  07:50:58  Bilgileri Görüntüle
Bugunku Hurriyet'ten

Türk masonlarının kritik kararı
Murat BARDAKÇI

Bir grup Türk vatandaşı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açarak Talát Paşa’nın katili Sogomon Tehliryan'ın Alman mahkemesinde beraatinin haksızlığının kabul edilmesini isteyecek.

Türkiye’nin gündemini, önümüzdeki haftalarda son derece önemli bir dava oldukça meşgul edecek. Bir grup Türk vatandaşı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak İttihad ve Terakki Partisi’nin içişleri bakanı ve son sadrazamı Talát Paşa’yı Berlin’de 1921 yılında katleden Sogomon Tehliryan adındaki Ermeni teröristi cinayetten sonra beraat ettiren Almanya’nın ‘yargılamayı ádil şekilde yapmadığının belirlenmesini’ talep edecek ve Tehliryan için verilen beraat kararının haksızlığının kabul edilmesini isteyecek. Talát Paşa’nın, Türk masonlarının ilk ‘Büyük üstadı’ olması dolayısıyla, davada Alman hükümetinin yanında yeralmaları beklenen Alman localarından gelebilecek olumsuz baskıların hafifletilmesi maksadıyla da, mason localarından dava konusunda destek istenecek.

SON derece önemli bir dava, önümüzdeki haftalarda Türkiye’nin gündemini oldukça meşgul edecek. Bir grup Türk vatandaşı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurarak Ermeniler tarafından ‘en büyük düşman’ kabul edilen İttihad ve Terakki Partisi’nin içişleri bakanı ve son sadrazamı Talát Paşa’yı Berlin’de 1921 yılında katleden Sogomon Tehliryan adındaki teröristi cinayetten sonra beraat ettiren Almanya’nın yargılanmasını talep edecek ve ‘ádil yargılama yapılmadığı’ gerekçesiyle Tehliryan için verilen beraat kararının haksızlığının belirlenmesini isteyecek.

Önce kısaca, Berlin’de 1921 Nisan’ında yaşanan insanlık ve hukuk facialarından bahsedeyim:

Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderine on sene boyunca hükmeden İttihad ve Terakki Partisi’nin önde gelen liderleri, imparatorluğun Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkması üzerine Türkiye’den ayrılıp Almanya’ya geçtiler. İttihadçılar’ın bir kısmı daha sonra Avrupa’da kaldı, bir kısmı ise Rusya ile Afganistan’a kadar uzandılar.

Ama bu gurbet, İttihadçılar’ın lider kadrosu için kanlı şekilde noktalandı. Sadrazam Talát Paşa, 1921’in 15 Mart’ında Berlin’de, Talát Paşa’dan önceki sadrazam Said Halim Paşa aynı senenin 6 Aralık’ında Roma’da ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa da 1922’nin 21 Temmuz’unda Tiflis’te Ermeni teröristlerin kurşunlarıyla şehid edildiler. İttihad ve Teraki’nin en güçlü adamının, Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın akıbeti de aynı oldu ve Paşa 4 Ağustos 1922 gününün sabahı, Tacikistan’da Rus askerlerinin kurşunlarıyla can verdi.

Şehidler kafilesine öncülük eden Talát Paşa, Türkiye’den ayrılmasından sonra ‘Ali Sai’ takma adıyla Berlin’e yerleşmişti ve Alman başkentinin şık semtlerinden Charlotenburg’un Hardenberg Caddesi’nde kiraladığı bir evde yaşıyordu. Paşa’nın 15 Mart 1921 gününün sabahı çıktığı yürüyüş, Sogomon Tehliryan adındaki 24 yaşındaki bir Ermeni terörist tarafından ensesinden vurularak şehid edilmesiyle son bulacaktı.

İşin çok daha acı olan tarafı, cinayetten iki buçuk ay sonra, 2 Haziran günü hákim karşısına çıkartılan katilin sadece bir buçuk gün devam eden bir yargılamadan sonra, 3 Haziran’da beraat ettirilerek serbest bırakılmasıydı. Tehliryan, annesiyle babasının 1915 tehcirinde öldürüldüğünü ve kendisinin de şans eseri olarak kurtulduğunu iddia etmiş ve Alman mahkemesi katili ‘aşırı tahrik’ gerekçesiyle beraat ettirmişti.

Mahkeme duruşmalar sırasında son derece taraflı davranmış, meselá müdahil tarafın yani Talát Paşa’nın yakınlarının ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı ordusunda görev yapmış olan bazı Alman generallerin şahitlik taleplerini reddederek katili serbest bırakmıştı. Almanya’da Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni hükümet, böylelikle Berlin’in tehcir ile ilgili hazırlıklara bazı Alman subayların da katılmalarından doğan sorumluluğunu ortadan kaldırmaya ve tehcirden haberdar olmadıklarını ispat etmeye ve böylelikle işin içinden sıyrılmaya çalışmıştı. Sogomon Tehliryan 1960’ta Amerika’da ölecek, ancak mahkemedeki ifadesinin yalanlarla dolu olduğu ve 1915 tehciri sırasında Anadolu’da bulunmadığı daha sonraları ortaya çıkacaktı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde önümüzdeki günlerde açılacak olan davada işte bütün bu ayrıntılar gündeme getirilecek ve ‘Almanya’nın, 1921’deki Talát Paşa cinayeti davasında ádil yargılama yapmadığı’ yolunda karar verilmesi talep edilecek. Şu anda bir yanda 1921’deki duruşmayla ilgili belgeler toplanıyor, bir yandan da Avrupa’nın çok meşhur bir avukatıyla temasta bulunuluyor.

Bu yazıyı çalışmaların hazırlık aşamasında ve konuyla ilgilenen kişilerin iznini almadan yazdığım için, şimdilik daha fazla ayrıntıya girmiyorum ama davanın açılmasından sonra bütün detayları vereceğim.

Talát Paşa davasında Türk masonlara da iş düşecek

SADRAZAM Talát Paşa, İttihad ve Terakki’nin birçok mensubu gibi masondu, hatta yüksek dereceli bir masondu ve Türk masonlarının ilk ‘Büyük Üstad’ı yani en üst seviyedeki idarecisiydi.

Paşa’nın 1909 ile 1910 yılları arasında bulunduğu bu görev masonların internet sitesinde de açıkça yazılıyor, ‘1909’da Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın ilk Büyük Üstad’ı Mehmet Talát Paşa oldu. Bu tarihten sonra, bugüne kadar 28 büyük üstad daha görev yaptı’ deniyor ve ‘Büyük Üstadlar’ sayfasında ilk önce Talát Paşa’nın adı ve fotoğrafı yeralıyor.

Dolayısıyla, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açılacak davada Türk masonları vasıtasıyla İngiliz ve Fransız localarının da, ‘kardeşleri’ Talát Paşa lehine mahkeme nezdinde aydınlatıcı girişimlerde bulunmaları gerektiğine inanılıyor. Böylelikle, davada Alman hükümetinin yanında yeralmaları muhtemel olan Alman localarından gelebilecek olumsuz baskıların da hafifletilmesi hedefleniyor.

ÜSTADLARA DANIŞTIM

Bu yazıyı yazmadan önce, tanıdığım yüksek dereceli bazı masonlardan açılacak dava konusunda ne düşündüklerini sordum.

Üst düzeyde bir mason, ‘Türkiye’deki mason localarının kapatılmasından sonra, (yani, masonik faaliyetlerin Atatürk döneminde yasaklanmasından sonra) zamanın Büyük Üstadı arşivi imha etmiş. Bu yüzden, şimdi elimizde Türk masonluğunun ilk dönemiyle ilgili çok az belge bulunuyor ve bu bilgi yokluğu yüzünden, açık söylemek gerekirse, Talát Paşa ile çok fazla iftihar etmiyoruz’ dedi.

Dava hazırlıklarıyla ilgili görüşünü ‘vasıtalı’ olarak edindiğim çok daha yüksek seviyedeki bir diğer mason ise ‘Bu konuda ayaküstü karar vermenin zor olduğunu ve kesin kararın yapılacak danışmalardan sonra verilebileceğini’ anlattı ama ‘temelde böyle bir davaya itiraz etmeyeceklerini, hatta bu davanın kendi lehlerine bile olabileceğini’ söyledi.

Burada, basının gözünden kaçan iki olaya dikkat çekmem gerekiyor: Birincisi, masonların, ilk ‘büyük üstad’ları Talát Paşa’nın Şişli’de, Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde bulunan kabrini 15 Mart’ta, yani Paşa’nın ölüm yıldönümünde bu sene ilk defa sessiz-sadasız ziyaret etmeleri... Diğeri ise, İttihad ve Terakki döneminin en güçlü adamı Enver Paşa’nın amcası ve ‘Kutülámare kahramanı’ Halil Paşa’nın torunu olan şu andaki ‘Büyük Üstad’ Kaya Paşakay’ın, Anıtkabir’i 23 Ekim 2004’te ‘kardeşleriyle’ beraber ziyareti sırasında şeref defterine ‘Yakın siláh arkadaşın Halil Kut Paşa’nın torunu...’ ibaresini yazması...

HAFİYE KORKUSU

İttihadçılar’ın neredeyse tamamının ve Cumhuriyet’in kurucu kadrosundan birçok kişinin masonlukları gençlik senelerimde benim de dikkatimi çekmiş, Atatürk’ün valilerinden ve aynı zamanda kıdemli bir mason olan büyükbabam Cemal Bardakçı’ya 1970’li senelerde bunun sebebini sorduğumda hiç tahmin etmediğim bir cevap almıştım.

Büyükbabam, ‘Abdülhamid’in hafiyeleri yüzünden’ demişti... ‘O günlerdeki Abdülhamid istibdadını hayal bile edemezsin. Arkadaşlarımızla beraber biraraya gelmemizi bir yana bırak, nefes almaya bile korktuğumuz anlar olurdu, zira hafiyeler her hareketimizi Yıldız’a, Abdülhamid’e jurnal ederlerdi. En masum bir arkadaş toplantısının bile Fizan’da sürgünde bitmesi ihtimali vardı. Hafiyelerin tek giremedikleri yer ise, mason localarıydı. Bizim masonluğumuzun asıl sebebi işte bu idi, yani takipten kurtulup rahatça konuşabilmek... Serbestçe biraraya gelebilmek için önce mason olduk, masonluğun felsefesini ise daha sonra öğrendik.’

n/a


1195 mesaj

mesajım - 12 Haziran 2005 :  08:20:34  Üye bilgilerini görüntüle
Bu konu aslinda ilginc bir konu. "Gercek Suclu olan katil degil katledilen kisidir" gibi bir sonuc cikmis mahkemede.

"Davali" Tehlirian, iddialarinda tum ailesinin oldurulmesine taniklik ettigini ve de bu duygularla oldurdugunu soyleyip mahkemeden hafifletilmis bir ceza beklerken, basta Alman-Ermeni Dostluk derneginden Dr. Lepsius olmak uzere, Liman von Sanders (ki kendi kitabinda ermeni bolgesine hic ayak basmadigini belirtir) gibi diger taniklarin cagrilmasi ve dinlenmesi sonunda hemen beraat ettirilmis. Lepsius'un anlattiklari (ki kendi kitaplari vardir ermeni katliami temali) o kadar etkilemis ki mahkemeyi, oldurulen Talat Pasa'nin esas suclu oldugunu ve tabiri caizse bu olumu haketmis olduguna anlam getirilen bir karar cikmis. Basta Deutsche Allgemeine Zeitung olmak uzere (ki sahibi bir rivayete gore Osmanlilar'la arasi iyi olan bir askermis) bircok yerden bu karara karsi sesler yukselmis. Hatta bu gazetenin bir sayisinda Liman von Sanders'in Osmanli ordu mufettisi oldugu donemde, ordunun genel kurmay baskanligini yapmis olan General Fritz Bronsart von Schellendorf, Talat Pasa'yi en yakindan taniyan bir alman subayi olarak onu temize cikaran (cikarmaya calisan) bir yazisi yayinlanmis ve de kendisinin tanik olarak dinlenmemesine yakinmis. Mahkeme -Dr Lepsisus'un onerisi uzerine- zamaninda Halep'te konsolos olan Roessler'i de davet etmis (ki onun bir Osmanli subayindan duydugunu iddia ettigi fransizca bir cumleyi ("ermenisiz bir ermenistan" gibi) aktardigi bir ifadesi cok anlam tasiyor olacakmis; ama Alman askeri makamlari onun tanikligina izin vermemis (politik sonuclari agir olabilir iddiasiyla). Ama buna gerek kalmamis sonuc itibariyle.

Isin ilginc taraflarindan biri, Talat Pasa suclu olsun ya da olmasin, boyle bir alman mahkemesi kararinin bir ilk teskil ettigi. Biz bir de diyoruz, politikacilar degil tarihciler karar versin diye. Bi bakiyoruz politikacilar bile degil, mahkeme karar veriyor. Bir de eger dogruysa (ki hurriyet'te de yayinlanmis bu konu, Tehlirian gercekte anadolu'nun o yorelerine hic ayak bile degdirmemis, yani yalan soylemis ve mahkemeyi kandirmis. Apo'nun yeniden yargilanmasini isteyen AB acaba boyle bir girisim sonuc verirse, ne diyecek. Belki de Talat Pasa'nin yeniden yargilanmasi olayi iyi bile olur, cunku bu olumler planli bir soykurutma/soykirim idiyse Talat Pasa sucludur; degilse (ki T.C. makamlarinin ifade ettigi ve benim de "inanmak istedigim" gibi) tum sucu Talat Pasa'ya yukleyip, onun katilini serbest birakmak resmen adil olmayan bir karardir.

Ben bu konuya taktim, arastirdim biraz. Nette buldugum -dogrulugunu kanitlayamayacagim- yazilari koyacagim. Sakin yanlis anlasilmasin, Talat Pasa'yi savunur bir konumda degilim. "Tek suclu" olsun ya da olmasin sonucu ortada olan bir felaketin bas sorumlusudur. Ancak burada niyetinin bozuklugunun kanitlanmasi gerekir. Bu da dolayli olarak Turkiye Cumhuriyeti'nin bu olaylarin sorumlulugunun bir soykirim sifatiyla kabul etmesinin gerekip gerekmeyecegini ortaya cikarir.
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 12 Haziran 2005 :  08:54:03  Üye bilgilerini görüntüle
Asagidaki almanca yazi yukarda bahsettigim General Bonsart von Schellendorf'un Talat Pasa'yi savunur yazisi. Mahkemenin sonuclanmasinin yaklasik 2 ay sonrasinda DAZ gazetesinde yayinlanmis. Bu yazidan sonra, itilaf devletleri, bu kisinin de soykirim planini hazirlayanlar arasinda oldugunu ve almanya'nin da bu soykirimdan sorumlu oldugunu iddia etmeye baslar. Hatta bu kisinin, ermenileri yahudilerle kiyaslayarak (her ikisini de asalak'a benzeterek) bazi asagilayici ifadelerde bulundugu ortaya atilmis. Vs...


Deutsche Allgemeine Zeitung, Nr 342, 24.07.1921/B
von Generalleutnant a.D. Bronsart von Schellendorf
ehemaligen Chef des Generalstabes des türkischen Feldheeres,
zuletzt Kommandeur des Königl. preuß. Inf-Div/B/U

"Im Prozeß Teilirian werden Zeugen vernommen, die entweder nichts zur Sache aussagen konnten, oder die die zu bezeugenden Geschichten nur "gehört" haben; Augenzeugen, die die Wahrheit gesehen haben, sind nicht vorgeladen worden. Warum hat man die deutschen Offiziere, die zur Zeit der Armeniergreuel auf dem Schauplatz dieser im Prozeß eine so entscheidende Rolle spielenden Begebenheiten dienstlich tätig waren, nicht vernommen?

Sie waren dem Gericht namhaft gemacht, hatten teilweise schon vom Gericht die Aufforderung bekommen, sich als Zeugen bereit zu halten, und sind dann schließlich nicht berufen worden. Ich hole darum auf diesen Wege noch nachträglich die ohne meine Schuld versäumte Zeugenflicht nach, um der Wahrheit zu ihrem Recht zu verhelfen.

Daß dies so spät geschieht, liegt daran, daß ich mir das Material erst nach und nach beschaffen konnte.

Um die dem ermordeten Großwesir zur Last gelegten Armeniergreuel zu verstehen, ist es nötig, einen kurzen Rückblick zu tun.
Armeniergreuel sind uralt! Sie geschahen immer wieder, seit Armenier und Kurden im Grenzgebiet Rußlands, Persiens und der Türkei dicht beieinander wohnen.

Der Kurde ist Nomade und Viehbesitzer, der Armenier Ackerbauer, Handwerker oder Händler. Der Kurde hat keine Schulbildung, kennt Geld und Geldeswert nicht genau und weiß, daß Zinsennehmen durch den Koran verboten ist. Der Armenier nutzt als Händler die Unerfahrenheit des Kurden skrupellos aus und übervorteilt ihn. Der Kurde fühlt sich betrogen, rächt sich an dem Wucherer und – die "Armeniergreuel" sind fertig! Es muß ausdrücklich betont werden, daß Gegensätze in der Religion dabei niemals mitspielten.
Der uralte Zwist bekam neue Nahrung, als die Armenier während des großen Krieges einen gefährlichen Aufstand in den östlichen Grenzprevinzen der Türkei unternahmen; ein besonderer Grund dazu lag nicht vor, denn die von den "Mächten" der Türkei auferlegten Reformen begannen gerade zu wirken. Die Armenier hatten Sitz und Stimme in dem neuen Parlament, stellten sogar zeitweise den Minister des Auswärtigen. Sie hatten die gleichen sozialen und politischen Rechte wie die übrigen Völker des Staates. Die Ruhe in ihrem Lande wurde durch die von dem französischen General Baumann ausgebildete Gendarmerie Aufrecht erhalten.

Der Aufstand war von langer Hand vorbereitet, wie die zahlreichen Funde an gedruckten Aufrufen, aufhetzenden Broschüren, Waffen, Munition, Sprengstoffen usw in allen von Armeniern bewohnten Gegenden beweisen; er war sicher von Rußland angestiftet, unterstützt und bezahlt. Eine armenische Verschwörung in Konstantinopel, die sich gegen hohe Staatsbeamte und Offiziere richtete, wurde rechtzeitig entdeckt.

Da sich alle waffenfähigen Mohammedaner beim türkischen Herren befanden, war es den Armeniern leicht, unter der wehrlosen Bevölkerung eine entsetzliche Metzelei anzurichten, denn sie beschränkten sich nicht etwa darauf, rein militärisch gegen die Flanke und gegen den Rücken der in der Front durch die Russen gebundenen türkischen Ostarmee zu wirken, sondern sie rotteten die muselmanische Bevölkerung in jenen Gegenden einfach aus. Sie begingen dabei Grausamkeiten, von denen ich als Augenzeuge wahrheitsgemäß bezeuge, daß sie schlimmer waren, als die den Türken später vorgeworfenen Armeniergreuel.

Zunächst griff die Ostarmee ein, um ihre Verbindungen mit dem Hinterlande aufrecht zu erhalten; da sie aber alle Kräfte in der Front gegen die russische Überlegenheit brauchte, auch der Aufstand immer weiter, sogar in entfernteren Gegenden des türkischen Reiches, um sich griff, wurde die Gendarmerie zur Dämpfung des Aufstandes herangezogen. Sie unterstand, wie in jedem geordneten Staate, dem Ministerium des Inneren. Der Minister des Inneren war Talaat, und er mußte als solcher die nötigen Anweisungen geben. Eile tat not, denn die Armee war in ihren sehr empfindlichen rückwärtigen Verbindungen schwer bedroht, und die muselmanische Bevölkerung flüchtete zu Tausenden in Verzweiflung vor den Greueltaten der Armenier. In dieser kritischen Lage faßte das Gesamtministerium den schweren Entschluß, die Armenier für staatsgefährlich zu erklären und sie zunächst aus den Grenzgebieten zu entfernen. Sie sollten in eine vom Krieg unberührte, dünn besiedelte aber fruchtbare Gegend überführt werden, nach Nord-Mesopotamien. Der Minister des Inneren und die ihm unterstehende, von dem französischen General Baumann für ihren Beruf besonders ausgebildete Gendarmerie hatten lediglich diesen Entschluß auszuführen.

Talaat war kein unzurechnungsfähiger, rachsüchtiger Mörder, sondern ein weitblickender Staatsmann. Er sah in den Armeniern die zwar jetzt von den Russen und den russisch-armenieschen Glaubensgenossen aufgehetzten, aber in ruhiger Zeiten doch sehr nützlichen Mitbürger, und hoffe, daß es ihnen, entfernt von russischen Einflüssen und kurdischen Streitereien, in den neuen fruchtbaren Wohnsitzen gelingen würde, diese zukunftsreiche Gegend durch ihren Fleiß und ihre Intelligenz zu höher Blüte zu bringen.
Talaat sah ferner voraus, daß die Ententepresse die Ausweisung der Armenier dazu benutzen würde, eine scheinheilige Propaganda gegen die "Christenverfolgungen" der Türken in Szene zu setzen und hätte schon deshalb gern jede Härte vermieden. Er hat Recht behalten! Die Propaganda setzte ein und hatte tatsächlich den Erfolg, daß überall im Auslande diese unglaubliche Dummheit geglaubt wurde Christenverfolgung! Man bedenke; just in einem Lande, daß mit christlichen Großmächten eng verbündet, eine große Zahl christlicher Offiziere und Soldaten in seinem Heere als Mitkämpfer hatte.

Ich komme nun zur Ausführung des Planes der armenischen Umsiedelung. In einem Lande von der Ausdehnung des türkischen Reiches, daß aber so mangelhafte Verbindungen hat, befinden sich die Provinzen in einer mehr oder weniger großen Unabhängigkeit von der Zentralstelle. Die Gouverneure (Walis) haben mehr Gerechtsame als z.B. unsere Oberpräsidenten. Hierauf fußend, nehmen sie für sich in Abspruch, die Verhältnisse an Ort und Stelle oft richtiger beurteilen zu können als dies in Konstantinopel möglich war. Befehle des Ministeriums wurden daher gelegentlich anders ausgeführt, wie beabsichtigt. So ging es auf der Beamtenstufenleiter nach unten weiter, wo in vielen Fällen die Einsicht fehlte.

Die ungewöhnlich schwierige Aufgabe, außer vielen Tausenden von muselmanischen Flüchtlingen auch ebenso viele Armenier auf die richtigen Marschstraßen zu leiten, Sie zu ernähren und unterzubringen, überstieg die Kräfte der wenigen vorhandenen und noch dazu ungeschulten Beamten. Hier griff Talaat mit größter Tatkraft und allen Mitteln ein. Die von ihm erlassenen zweckmäßigen Anweisungen an die Walis und an die Gendarmerie müssen noch vorhanden sein. Zahlreiche Schreiben des Ministeriums des Innern an das Kriegsministerium, die mir durch meine Dienststellung bekannt wurden, verlangten dringend Hilfe von der Armee; sie wurde gewährt, soweit die Kriegslage es zuließ: Nahrungs- und Beförderungsmittel, Unterkunftsräume, Ärzte und Arzneimittel wurden zur Verfügung gestellt, obwohl die Armee selbst empfindlichen Mangel litt. Leider sind trotz aller Mühe, ihr los zu erleichtern, Tausende von muselmanischen Flüchtlingen und armenischen Ausgesiedelten den Anstrengungen der Märsche erlegen.

Hier liegt die Fragenahe, ob man solche Zustände nicht hätte voraussehen und die Umsiedelung unterlassen können. Abgesehen davon, daß die türkischen Flüchtlinge in ihrer berechtigten Angst vor den armenischen Schandtaten sich einfach nicht hätten aufhalten lassen, muß auch die Staatsnotwendigkeit der armenischen Abwanderung aus den Aufruhrgebieten bejaht werden! Die Folgen mußte man auf sich nehmen!

Nehmen wir einmal unsere jetzigen Zustände in Deutschland. Wenn ein Ministerium sich fände und die Macht hätte, anzuordnen: "Alle polnischen Aufrührer werden aus Oberschlesien entfernt und in Gefangenenlager gebracht!" –oder: "Alle gewalttätigen Kommunisten werden eingeschifft und an den Küsten Sowjet-Rußlands ausgebootet!", würde nicht ein Beifallssturm durch ganz Deutschland brausen?
Vielleicht legen sich die Richter im Teilirian-Prozeß solche Fragen nachträglich vor. Sie werden dann zu der harten Maßnahme der Armenier-Aussiedelung einen neuen Standpunkt gewinnen!

Talaat hat sich der militärischen Forderung, an der Mittelmeerküste alle Griechen ausweisen zu lassen, widersetzt, denn dort wurde "nur Spionage" getrieben. Ein gefährlicher Aufruhr, wie in Armenien, erfolgte nicht, obwohl der Gedanke dazu nahe lag. Talaat war ein Staatsmann, aber kein Mörder!

Nun aber die Greuel, die absichtlich an den Armeniern begangen worden sind. Sie sind so vielfach bezeugt, daß an der Tatsache nicht zu zweifeln ist.

Ich beginne mit den Kurden. Selbstverständlich benutzte dieser Volksstamm die seltene, vielleicht nie wiederkehrende Gelegenheit, die verhaßten Armenier, die noch dazu solche Schleußlichkeiten gegen Mohammedaner begangen hatten, bei ihrem ausplündern und gegebenenfalls totzuschlagen. Der Leidenszug der Armenier führte viele Tage und Wochen lang durch Kurdistan! – Es gab keinen anderen Weg nach Mesopotamien.

Über das Verhalten der den armenischen Scharen Truppenweise beigegebenen türkischen Gendarmen lauten die Urteile verschieden. An manchen Stellen haben sie ihre Schützlinge gegen kurdische Banden tapfer verteidigt; an anderen Orten sollen sie geflohen sein. Es wird ihnen auch vorgeworfen, mit den Kurden gemeinsame Sache gemacht, oder auch allein die Armenier ausgeraubt und getötet zu haben; der Beweis, daß sie hierbei auf höheren Befehl gehandelt hätten, ist nicht erbracht worden. Talaat kann nicht dafür verantwortlich gemacht werden; die Ereignisse spielten sich 2000 km von ihm entfernt ab, und die Gendarmerie hatte, wie bereits erwähnt, bis zum Ausbruch des Krieges eine lediglich französische Ausbildung erhalten.

Es kann auch nicht geleugnet werden, daß türkische Offiziere sich an Armeniern bereichert und vergriffen haben, wo aber eine derartige Handlungsweise zur Kenntnis der Vorgesetzten kam, wurde sofort scharf eingegriffen. So ließ Wehib Pascha, Oberbefehlshaber der türkischen Ostarmee, zwei Offiziere aus solchem Grunde kriegsgerichtlich erschießen; Enver Pascha bestrafte den Gouverneur von Aleppo, einen türkischen General, der sich auf Kosten der Armenier bereichert hatte, mit sofortiger Dienstentlassung und langer Freiheitsstrafe. Ich denke, diese Beispiele genügen, um zu beweisen, daß man die Armeniergreuel nicht wollte! Aber es war Krieg, und die Sitten waren verwildert. Ich erinnere an die Grausamkeiten, die Franzosen an unseren Verwundeten und Gefangenen verübt haben. Hat das Ausland endlich diese Schandtaten erfahren?

Außer dem ermordeten Großwesir ist, wie ich gehört habe, auch Enver Pascha vor dem deutschen Gericht angegriffen worden. Enver liebt sein Vaterland glühend; er ist ein ehrenhafter Soldat von großer Begabung und beispielloser Tapferkeit, deren Augenzeuge ich wiederholt war. Seiner Tatkraft allein ist die Neuschaffung des türkischen Feldheeres zu danken, das, von seinem Geist erfühlt, jahrelang gegen eine erdrückende Übermacht kämpfte – und heute noch für die Heimat kämpft! Kein deutscher Offizier ist berufener, über ihn und seinen Freund Talaat Pascha zu urteilen, wie ich, der ich von 1914 bis Ende 1917 als Chef des Generalstabes des türkischen Feldheeres in den engsten Beziehungen zu diesen beiden Männern stand.

Talaat Pascha ist ein Opfer seiner Vaterlandsliebe geworden! Möge es Enver Pascha gelingen, wenn seine Zeit gekommen ist, sein Vaterland zu neuer Größe zu erheben! Daß diese beiden Männer mir in schwerer Zeit ihr volles Vertrauen, ich darf sagen, ihre Freundschaft, geschenkt haben, ist eine stolze Erinnerung für mich."
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 12 Haziran 2005 :  09:05:51  Üye bilgilerini görüntüle
Bu yazinin turkcesini tercume etmeye kalkip kalkmayacagimi bilmiyorum. Ancak almanca bilmeyenler icin soyleyebilirim ki, Talat Pasa'yi savunmus. Savunurken ama ermenilere yapilan kotulukleri es gecmemis, ancak bunlarin kisisel eylemler oldugunu ve Talat Pasa'nin sorumlu tutulamayacagini iddia etmis. Talat Pasa'nin niyetinin kesinlikle kotu olmadigina kendisinin sahitlik ettigini bildirmis vs.

Ancak buna karsin Roessler isimli halep'in alman konsolosu ise "kendi gorduklerini" Dr. Lepsius'a anlatarak, bu yapilanlarin en yukardan planli yapilmis olabilecegine ihtimal verdigini ve hatta bunun boyle olmasi gerektigine inandigini yazmis. Bu konsolos'un bu "kisisel gorusu/inanci" ermenilerin savlarina cok onemli bir dayanak teskil eder. Yani Roessler boyle demeseydi durum farkli olabilirdi.

Isin ilginci kimse kendinde suc bulmuyor. Roessler de tamamen osmanlilari kusurlu goruyor ve alman makamlarinin bu islerle ilgisi olmadigini ve hatta bu yapilanlara cogu kez karsi ciktiklarini ve cok kisiyi olumden kurtardiklarini anlatiyor. Jandarma da (ayni bahriye gibi) savas baslayana kadar fransizlarin egitimi altinda oldugu icin (piyadelerin 1913'ten sonra almanlarin egitiminde oldugu gibi) bu tehcirin gerceklesmesinde rol oynayan jandarma'yi da -almanlarin hakim oldugu- ordu'dan ayri tutuyor.
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 12 Haziran 2005 :  09:35:15  Üye bilgilerini görüntüle
Dr. Lepsius, Andonian isimli bir kisinin -kendi iddiasina gore- belgeler yoluyla olusturdugu yazilarina inanmistir. Bunlara gore kendi fikirlerinin pekismesine izin vermis ve talat pasa tarafindan planli katliama kesin inanmistir.

Andonian ise Talat pasanin gonderdigini iddia ettigi -tum ermenilerin oldurulmesini emreden- o meshur telgraf basta olmak uzere cesitli belgeleri baz alir. Ancak burada bu belgelerin otantik olup olmadigi kesinlesmemistir. Nette bir yazi buldum, taraflilik payi oldugunu unutmasak bile icindeki bilgiler arastirmaya deger:


Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 12 Haziran 2005 :  09:44:24  Üye bilgilerini görüntüle
TALAT PAŞA TOPLU KATLİAM EMRİ VEREN GİZLİ BİR TELGRAF GÖNDERMİŞ MİDİR?

Ermeni propagandacıların iddiası olan toplu katliamın yapıldığını ve bunun Osmanlı Politikası’nın planlanmış bir kararı olduğunu ileri sürmek gerçeğe dayanan kanıtlar gerektirir. Bu amaçla, Ermeniler, 1918’de Halep’i ele geçiren İngiliz kuvvetleri komutanı General Allenby tarafından bulunduğu ve Talat Paşa tarafından gönderildiği farz edilen belli sayıda telgrafı kanıt göstermeye çalışmaktadırlar.

İddiaya göre bu telgraflar, Halep’teki Osmanlı memuru Naim Bey adındaki şahsın odasında bulunmuş ve İngiliz işgali beklenmedik bir hızda gerçekleştiği için yakılıp, ortadan kaldırılamamıştır. Var olduğu iddia edilen ve 1920 yılında Paris’te yayımlanan bu telgraflar, Talat Paşa’yı öldüren Ermeni terörist Tehliryan’ın Berlin’de mahkeme edilmesi sırasında da kanıt olarak sunulmuştur. Ancak, mahkeme heyeti ne gönderildiği iddia edilen bu telgrafları "kanıt" olarak kabul etmiş ve ne de sunulan bu kağıtların gerçek olup olmadığı konusunda herhangi bir karar verme gereği bile duymamıştır.
Bu sahte belgeler, 1922 yılında Londra’da "Daily Telegraph" tarafından yayımlanmış ve General Allenby’nin ordusu tarafından bulunduğu iddia edilmiştir. Fakat, İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nın Savaş Dairesi'nce bunlar istendiğinde ve General Allenby’in bizzat kendisi de çağrılıp soruşturma yapıldığında, sözü edilen bu telgrafların İngiliz ordusu tarafından herhangi bir yerde kesinlikle bulunmadığı veyahut da ele geçirilmediği, aksine bütün bu telgrafların Paris’teki bir Ermeni grubu tarafından üretildiği ortaya çıkmıştır.

Buna ek olarak, Ermeni yazarı Andonyan’ın kitabındaki fotoğrafların incelemesi de açıkça göstermektedir ki, ne şekil, ne yazı ve ne de kullanılan ifade ve ibareler bu telgrafların hiç biri normal Osmanlı devlet belgelerine hiçbir şekilde benzememektedir. Yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı, gerçek olduğu iddia edilen bu belgelerin koskoca bir sahtekarlık ürünü olduğu ve bunlara dayanılarak ortaya atılan iddiaların da hiçbir gerçek kanıtı bulunmayan uydurmalar olduğu kabul edilmelidir.

İtilaf Devletlerinin İstanbul’u işgalini takiben, İngiliz ve Fransız kuvvetleri Osmanlı Devleti’nde siyasî ve askerî kimliğe sahip belli sayıda görevliyi ve bazı aydınları savaş suçu işlemiş olma isnatlarıyla tutuklamışlardır. Bu tutuklamaların yapılmasında, İngiliz ve Fransız güçlerine büyük destek veren ve savaş sonrası Osmanlı Sultanı tarafından yönetime getirilen Osmanlı Hürriyet ve İttifak Partisi mensupları, kendileriyle siyasal çekişme halinde olan "İttifak ve Terakki Partisi"ni ve onun liderlerini kesinlikle yıkmak ve ortadan kaldırmak için ellerinden gelen her türlü kötülüğü yapacak hırs ve istekteydiler. Bu dönemde tutuklananların çoğu hapis cezalarını çekmek için Malta Adası'na sürgün edilmiş, fakat İttifak ve Terakki Partisi liderlerinden dördü İstanbul'un işgalinden önce ülkeyi terk etmiş ve gıyaplarında yapılan mahkeme tarafından ölüm cezasına çarptırılmışlardır. Hükümet memurlarından, aynı mahkeme tarafından yargılanıp ölüm cezasına çarptırılarak idam edilen üç kişi hakkındaki suçlamaların ve kanıtların da doğru olmadığı ortaya çıkmıştır.

Bu sırada, İngilizler, Malta Adası’nda hapsedilenler hakkında kanıt bulabilmek için her yerde araştırma ve soruşturma yapmışlardır. Osmanlı Hükümeti’nin de her türlü yardım ve desteğine rağmen, Osmanlı hükümet belgeleri arasında suçlamalara kanıt oluşturacak hiçbir şey bulunamamıştır.

Nihayet, çaresizlik içinde kalan İngiliz Yabancılar Dairesi, Washington’daki Amerikan arşivlerine dönüp, orada araştırma yapmaya başlamış, fakat onların araştırmaları sonucunda hiçbir belge bulunamadığına dair, Amerikan Arşiv görevlilerinden R. C. Craige, İngiliz Lord Curzon’a şunları yazmıştır:
"Şahsınız Lord Hazretleri’ne üzülerek bildiriyorum ki, şu anda Malta’da tutuklu olarak gözlem altında tutulan Türklere karşı kanıt olarak kullanılabilecek arşivimizde hiç bir şey bulunamamıştır… Suçlamalara kanıt teşkil edecek derecede somut hiç bir şey elde edilememiştir… Yazınızda sorulan sorularla ilgili arşivimizdeki raporlarda Kral Hazretlerinin Hükümeti’nin halihazırda elinde bulunan bilgiyi teyit edecek amaca yönelik olarak adı geçen Türklere karşı kullanılabilecek hiç bir kanıt ihtiva etmemektedir."

Yabancılar Dairesi, halihazırda iki yıldır tutuklu bulunan ve haklarında herhangi bir suçlamada bulunulamayan veya aleyhlerinde kanıt üretilemeyen Malta’daki Türk tutuklular hakkında ne yapacaklarını bilmez bir halde, Londra’daki Crown Hukukçularının tavsiyesine başvurur ve onlar 29 Temmuz 1921’de şu cevabı verir:
"Şu ana kadar hapishanelerde tutuklu bulunanlara karşı yapılan suçlamaların doğru olduğunu tespit edecek hiç bir görgü şahidinden hiç bir yazılı veya sözlü ifade alınamamıştır. Doğrusu bu konuda bir şahit bulunup bulunamayacağı da belli değildir."

Bu sırada Andonyan tarafından üretilen "belgeler" eldedir, fakat hukukî bir mahkemede sunulabilecek bir kanıt arayışını çaresizlik içinde sürdürmesine rağmen, İngilizler bu sahte "belgeleri" hiç bir zaman kanıt olarak kullanmamışlardır. Çünkü onlar kanıt değil, sahtekarların ürettiği kağıt parçalarıdır. Sonuçta, tutuklular sessiz bir şekilde 1921 yılında serbest bırakılmış ve onlar hakkında hiç bir zaman suçlamada bulunmadığı gibi, hiç bir kanıt da oluşturulamamıştır.

Andonyan’ın "belgeleri"nin hepsinin bir sahtekarlık ürünü olduğunu kanıtlayan oluşumlar zincirindeki ana unsurları tekrarlamakta fayda vardır:
Andonyan yaptığı sahtekarlığı örtbas etmek için ve iddia ettiği belgelerin asıl belge veya "Otantik Osmanlı Belgeleri" olduğunu göstermek için, konu edilen "belgeler"in pek çoğunda bulunduğu iddia edilen, Halep Valisi Mustafa Abdülhalik Bey’in imzasına dayanmaktadır. Aynı döneme ait pek çok resmi belgede mevcut olup, günümüze ulaşan bu belgelerde bulunan Mustafa Abdülhalik Bey’in gerçek imzasının incelenmesi sonucunda belirlenmiştir ki, Andonyan’ın "belgeleri"nde bulunan ve suçlamada esas alınan imzaların hepsi sahtedir.
Andonyan tarafından sahte olarak hazırlanan bu belgelerden birisinde tarih, kayıt ve Mustafa Abdülhalik Bey’e ait olduğu iddia edilen imza vardır. Yine Halep Valisi ve İstanbul’daki İçişleri Bakanlığı arasında yapılan otantik yazışmaların karşılaştırılması sonucunda, söz konusu olan tarihte Halep Valisi’nin Mustafa Abdülhalik Bey değil, Bekir Sami Bey olduğu kanıtlanmıştır.

Andonyan’ın sahtekarlıkları, sürekli olarak şu gerçeği doğrulamaktadır ki, Andonyan o dönemde Müslümanlar tarafından kullanılan Rumi takvimle, Hıristiyan dünyasının kullandığı Miladi takvim arasındaki farktan ya tamamen habersizdi veyahut da dikkatsiz bir şekilde davranıp bu farkı kaydetmedi. Bu dikkatsizlik sonucu kendiliğinden meydana gelen sayısız hatalar ortaya atılan bu "belgeler"in doğal olarak sahte olduğunu kanıtlamaya yeterlidir.

Diğer pek çok yanlış arasında, bu şekilde Andonyan tarafından yapılan yanlışlar, onun tarafından "belgeleri"ne eklenen sayı ve tarihlerin oluşturduğu referans sistemini, yani resmi yazışmalardaki tarih ve sayıların kullanılarak belgelerin birbiriyle ilişkili hale getirilmesini, ortadan kaldıracak şekilde düzenlenmiş olup, onun kullandığı tarih ve sayılar hiç bir belgeyle ilişkili bulunmamaktadır.

İçişleri Bakanlığı’nın Kayıt Dairesi’nden dışarıya giden yazışmalarla ilgili kayıtların ayrıntılı bir şekilde karşılaştırılması suretiyle, yani Bakanlık tarafından gönderilen yazıların her birinin belli bir tarih ve sayı referansının kaydedildiği yerdeki kayıtların, Andonyan’ın sahtekarca hazırladığı kağıtların üzerine düşülen referans tarih ve sayıları ile karşılaştırıldığında, Bakanlık tarafından söz konusu tarihlerde Halep’e gönderilen asıl şifrelerle, Andonyan’ın "şifreli telgraflar" olarak adlandırılanlarıyla aralarında hiç bir benzerlik olmadığı kanıtlanmıştır.

Yine Andonyan’ın "şifreli telgrafları"nın Türkçe "orjinalleri"nin aynı döneme ait şifreli Osmanlı mesaj örnekleriyle karşılaştırılması sonucunda, Andonyan tarafından kullanılan numara grupları, o dönemde Osmanlılar tarafından kullanılan gerçek şifrelerle hiç bir benzerlik taşımadığı ortaya çıkmıştır. Böylece, Andonyan’ın yaptığı sahtekarlığın geçerli sayılabilmesi için, bir sürü kullanışsız ve var olmayan şifreler yaratmış olduğu kanıtlanmıştır.

Dahası bu kategori çerçevesinde, yaptığı sahtekarlığa eklediği tarihlerden anlaşıldığı kadarıyla, Osmanlıların aynı şifreleri altı aydan daha uzun süre kullanmış olduğu sonucu çıkmaktadır ki, bu da imkansızdır. Kullandıkları şifrelerin değiştirilmesi konusunda memurları eğitmek için kullanılan bir dizi yayımlanmış belgenin incelenmesinden de anlaşıldığı üzere, Osmanlıların savaş sırasında kullandıkları şifreleri ortalama olarak her iki ayda bir değiştirdikleri gerçeği görülür.

Ortak İslami bir kural olan Besmele’nin yazılış tarzının karşılaştırılması yoluyla, yani Andonyan’ın sahte iki mektubunda yazılı olan Besmele şekilleriyle, aynı döneme ait pek çok otantik Osmanlı belgeleri üzerinde bulunan Besmele’nin yazılış tarzı karşılaştırıldığında görülür ki, Andonyan’ın bu anlamdaki sahtekarlığı sakarlığına dayanmakta ve temeli itibariyle de Osmanlı Türkçesi bilen gayri müslimlerin bile bu başlangıcı yani Besmele’yi yazılarında kullanmamalarından kaynaklanmaktadır.

Andonyan’ın sahtekarlığından belli sayıda örnekler şu noktada görülür ki, Osmanlılar tarafından yazıldığı söylenen bu telgraflarda kullanılan cümle yapıları ve yapılan gramer hatalarının herhangi bir Osmanlı memuru tarafından kullanıldığı ve yapıldığı akla uygun değildir. Aynı tarzda önemli Osmanlı memurları tarafından sözde kullanıldığı belirtilen hitap ifadelerin hiçbirinin, hiç bir Osmanlı Türk’ü tarafından hiç bir zaman kullanıldığı görülmemiştir.

Bütün bunlara göre, Andonyan’ın niyeti gayet açıktır:
Andonyan tarafından Türkler için üretilmiş suçların Türklerin kendileri tarafından itiraf edildiğini göstermekten daha aşağıda bir şey yapmak istememiştir.

İkisi hariç, söz konusu sahte mektuplar, aynı dönemde Osmanlı bürokrasisi tarafından kullanılan resmi kağıtlarda normal olarak bulunan hiç bir işarete sahip olmayan düz kağıtlar üzerine yazılmıştır. Doğrusu Andonyan’ın sahte mektuplarının Türkçelerinden bir tanesi iki aralıklı olarak çizilmiş bir kağıda yazılmış olup, bu tür bir kağıt Osmanlıların şahsi mektuplarında bile kullanılmamıştır ve bu durum Andonyan adına çok daha ciddi bir hata oluşturur.

Diğer iki telgrafın sahteliği hemen ilk bakışta anlaşılır, çünkü bunlar telgraf göndermek isteyen herhangi bir kişinin, her hangi bir zamanda Osmanlı postanesine gidip oradan alabileceği boş telgraf formları üzerine yazılmış olup, bunların bir tür Osmanlı resmi kırtasiyesi olduğu görülür.

Ellerinde İngilizce’ye çevrilmiş şekilleri hazır bir şekilde beklerken Andonyan’ın "belgeleri"ni kullanamayan ve "Ermeni olaylarından sorumlu" tutukluları Osmanlı memurlarını mahkemeye çıkartmak için tutuklu olarak Malta hapishanelerinde bekletirken, bu kişilere karşı kullanabilecekleri herhangi bir "kanıt" bulmak için çılgına dönmüşçesine dünya arşivlerinde bir zamanlar araştırmalar yapan İngilizlerin, Andonyan’ın "belgeleri" hazır elde iken onları kullanmamaları kuvvetle şunu ifade etmektedir ki, İngiliz Hükümeti bu sahte belgelerin doğasından tamamen haberdardır.

Andonyan tarafından üretildiğini açıkça gösteren bu "belgeler" gerçekte hiç bir zaman var mıydı? Onların gizli, şahsa özel bir doğada olması göstermektedir ki, güvenlik sebebiyle bu tür belgelerin kolayca ulaşılabilir toplum telgraf sistemiyle gönderilmek yerine, özel bir ulakla gönderilmiş olmaları gerekmez miydi? Aynı şekilde, böylesi belgeler hiç bir zaman yazılmış mıdır? Okunduktan hemen sonra ortadan kaldırılması gereken ve bunu yapmak yerine, bunları bir dosyaya koyup üç yıl bir kenarda tutmak mantığın kabul edeceği bir şey midir?

Andonyan’ın kitabının İngilizce ve Fransızca baskıları arasında da belli sayıda farklar vardır. Gerçekte bu farklar belli bir önem arz etmekte olup, bunları basım hatalarına bağlamak veya çeviri hataları olarak görmek kesinlikle mümkün değildir.

Son olarak, Ermeni gruplarıyla çok yakın bağları bulunan ve Ermeni davalarının savunmacısı gibi görev yapan bazı yazarların bile Andonyan’ın "belgeleri"nin gerçekliği konusunda şüphe ettiklerini belirtmeleri gerçeği küçümsenmemelidir.

Bunların ötesinde, asıl Osmanlı belgeleri oldukları kesinlikle belirlenebilir nitelikte sayısız emri içeren Osmanlı arşivlerinde aynı tarihlerle tebliğ edilmiş ve Talat Paşa’nın sürgün arabalarına yapılan saldırılardan sorumlu olanların bulunması ve cezalandırılması için soruşturma yapılmasını emreden emri de vardır. Talat Paşa’nın bir taraftan toplu katliam yapılmasını ve diğer taraftan da bu tür suçları işleyenlerin soruşturulması ve cezalandırılmasını emretmesi muhtemelen çok zordur.

"Orta Doğu Yardım Kuruluşu" adlı bir Amerikan yardım organizasyonunun, göç ettirme sırasında Anadolu’da kalması ve fonksiyonlarını yerine getirmesine Osmanlı Hükümeti tarafından izin verilmiştir. A. B. D.’nin, Osmanlı İmparatorluğu’na karşı olan İtilaf Devletleri tarafında savaşa girmesinden sonra bile, bu yardım kurumunun Anadolu’da kalmasına izin verilmiştir. Bu durum, İstanbul’daki Amerikan Büyük Elçisi Elkus’un raporlarında belirtilmektedir. Bu durumda, "Ermenilerin katledilmesi"ne yönelik bir emir verilmiş olsaydı, Osmanlı Hükümeti, "katliam"a şahit olacak bir Amerikan kuruluşunun orada bulunmasına izin verir miydi? Başka bir deyişle Osmanlıların, Amerikalılara şunu söylediğini farz etmek komiktir: "Ermenileri katlediyoruz. Neden şöyle bir bakmıyorsunuz?" bu tür bir suçlama hiç bir zaman tarihsel gerçeklerin mantıklı bir açıklaması olmaz.

Nihayet ve sonuçta en önemlisi, I. Dünya Savaşı sonuna doğru, Batı Anadolu, Trakya ve İstanbul’daki Ermeniler büyük ölçüde hâlâ bulundukları yerlerdedirler. Osmanlı Hükümeti "katliam" emri vermiş olsaydı, kaçınılmaz bir şekilde bu yörelerdeki Ermenilerin de öldürülmüş olmaları gerekmez miydi? Bu anlamda Osmanlı Hükümeti, İmparatorluk içindeki bütün Ermenileri ortadan kaldırmak istemez miydi? Yabancı gözlemcilerin gözleri önünde Doğu’daki savaş hattında olanları büyük ölçekli göçe tâbî tutmak yerine, yaşadıkları yerlerde onları öldürmek ve yok etmek çok daha kolay bir şekilde yapılabilirdi.

Buna göre, İmparatorluk içindeki Ermenilerin genel bir katliama tutulmaları emrinin verildiği ve gerçekleştirildiği iddiası, gerçekler tarafından reddedilmiştir ve yalan olduğu kanıtlanmıştır.
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 12 Haziran 2005 :  09:55:43  Üye bilgilerini görüntüle
Lepsius-Roessler yazismalari belgeleri (daha once referans olarak kullanilabilecegini yazmis oldugum aremenocide.de sitesinden)
---
Johannes Lepsius an den ehemaligen Konsul in Aleppo Walter Rößler

Privatschreiben


Potsdam, den 13.4.1921
Gr. Weinmeisterstr. 45

Lieber Herr Konsul!
Durch die Post sende ich Ihnen heut ein Exemplar einer französischen Publikation von Adonian, die Berichte eines gewissen Naim Bey wiedergibt, der als Beamter bei der Deportationskommission in Aleppo tätig war. Sie kennen besser als irgend jemand sonst die einschlägigen Verhältnisse. Bitte schreiben Sie mir doch, möglichst umgehend, Ihr Urteil über den Wert dieses Berichts und besonders darüber, ob Sie die Dokumente für authentisch halten; denn ich möchte das Buch im Auszuge übersetzen und veröffentlichen.

Wir fangen jetzt an, unsere grosse Publikation zu drucken (ca. 4000 Dokumente) in 13 Bänden. Die beiden ersten Bände, die Bismarckzeit 1873-1887 sollen in einigen Wochen erscheinen, das Ganze bis zum Spätherbst, etwa 2 Bände monatlich. Es ist noch eine ungeheure Arbeit zu leisten, da Dr. Mendelssohn-Bartholdy, der seit dem vorigen Sommersemester an der Universität in Hamburg liest, mir und Dr. Timme die ganze Arbeit überlassen hat. Das Ergebnis halte ich in der Schuldfrage für entscheidend - eine nahezu völlige Entlastung Deutschlands von den ungeheuren Lügen und Verleumdungen der Entente. Gebe Gott, dass sich die Welt durch diesen aktenmäßigen Beweis überzeugen lässt, dass nach den Erklärungen Lloyd Georges der Friede von Versailles mit der Verantwortung für den Weltkrieg steht und fällt.

Mit herzlichem Gruss


Ihr
D. Johannes Lepsius
---

konsolosun cevabinin taslagi [koseli parantez icindekiler, sitenin sahibinin yorumlari ya da ek bilgileri]

Der ehemalige Konsul in Aleppo Walter Rößler an Johannes Lepsius

Briefentwurf


[Handschriftliches] Konzept. [Datum des Dokuments ist geschätzt. Das Konzept müßte nach dem Empfang des Briefes von Lepsius (Absendedatum: 13.4.1921) und vor dem Datum der offiziellen Antwort von Rößler an Lepsius (25.4.1921) liegen.]

Um die Frage beantworten zu können, ob ich für möglich halte, daß die türk. Regierung die Vernichtung absichtlich herbeizuführen gesucht habe, sei es gestattet, sich die politische Lage zu gegenwärtigen, wie sie bei Ausbruch des Weltkrieges war. Man muß sich dabei in erster Linie vor Augen halten, daß die arm. Frage für die Türkei ungeheuer gefährlich war. Sie konnte u. sollte von Rußland benutzt werden, um die Türkei zu zerstückeln. Unmittelbar nach Beendigung des Balkankrieges, zu welchem Rußland vom Balkan aus den Hebel zur Zerstörung der Türkei angesetzt hatte u. noch ehe der Balkanfrieden abgeschlossen war, rollte Rußland die arm. Reformfrage auf. Sie endete mit einer russischen–türkischen Vereinbarung vom 8. Febr. 1914, nach deren Abschluß der russische Geschäftsträger in Cospoli folgendermaßen berichtete .............. .
Die türk. Reg. war sich daher nicht im Unklaren, daß die Aufrollung der armen. Reformfrage durch Rußl. die Vorbereitung der Okkupation sein sollte. Ich halte in der Tat für möglich, daß ein türk. Minister um dieser schweren, drohenden Gefahr zu begegnen, zu dem verzweifelten Mittel orientalischer Politik gegriffen hat, die Armenier auszurotten. Die Ausrottung ist tatsächlich erfolgt, wenigstens ist anzunehmen, daß von den viell. 1 ½ Mill. Armeniern, die es vor dem Kriege in der Türkei gegeben haben mag, mehr als 1 Mill. infolge der Politik der Reg. umgekommen sind. Dieses Ergebnis wäre nicht möglich gewesen, wenn die Ausrottung nicht die durch 4 Jahre hindurch während des Weltkrieges bewußt verfolgte Politik der Regierung gewesen wäre. Aus diesem Grunde haben meiner Überzeugung nach die in dem Buch von Aram Andonian veröffentlichten Befehle Talaat Paschas die innere Wahrscheinlichkeit ihrer Echtheit für sich.

Ich habe im Juniheft 1919 der Preuß. Jahrblätter einen Artikel "Armenier u. Türken" unter dem Pseudonym "Ferdinand Winfrid" veröffentlicht, in dem ich versucht habe, das politische Verhältnis zwischen den beiden Völkern bei Ausbruch des Weltkrieges objektiv darzustellen. Aus diesem Aufsatz geht ein doppeltes hervor: 1. wie ungeheuer gefährlich die arm. Frage für die Türkei geworden war, da Rußland am Werke war, sie als Mittel zur Zerstücklung der Türkei zu benutzen. 2. Die hoffnungslose Lage der Armenier, die etwa 1 ½ Millionen, als die, die von Rußl. als Sturmbock geg. die Türkei benutzt werden sollten und sich dem nicht entziehen konnten, auch wenn sie gewollt hätten. Denn neben den 1 ½ Mill. Arm. in der Türkei gab es [unleserlich] arm. Untertanen in Rußland, d.h. im Kaukasus. Versagten sich die türk. Armenier den russ. Wünschen, so mußten ihre Stammesbrüder im Kaukasus, die als Geiseln in russ. Hand waren, darunter büßen. Die Arm. waren also, mochten sie wollen oder nicht, eine schwere Gefahr für die Türkei.

[Ab hier maschinenschriftlich] Die Armenier haben sich tatsächlich den russischen Wünschen nicht versagt. [Gestrichen: Daher die ungeheure Erbitterung der Türken gegen sie. Die Beschuldigung des Aufstandes während des Krieges halte ich für falsch.] d.h. sie haben sich an die fremden Mächte gewendet. [Nächster Satz unkenntlich gemacht.] Diese Tatsache hat die türkische Regierung selbst durch den Mund ihres Grosswesirs Said Halim Pascha am 11. April 1915 dem armenischen Patriarchen als Grund für die Verschickungen angegeben. Andonian S. 91 auch S. 98.

Wenn der Verschickungskommissar bei Ankunft in Aleppo mir erklärt hat, Nous voulons une Armenie sans Armeniens, so konnte er es nur, wenn er Instruktionen aus Kospoli mitbrachte, die dem entsprachen.

Für die innere Wahrscheinlichkeit sprechen:

Als Voraussetzung war zunächst gegeben

1) die politische Lage

2) das Vorbild Abdul Hamids

3) die tatsächlich erfolgte Vernichtung

4) die Äusserung des Verschickungskommissars

5) die Absetzung der menschlichen Beamten. (Ali Suad, Djelal Bey, u.a.). die vom Minister des Inneren erfolgt

6) Instruktion des Kaimmakam von Alexandrette (Hoffmann)

7) Wahrscheinlich ist die Unterschrift von Mustafa Abdulkhalik Bey echt.

Von meinen Berichten im Lepsiusbuch ist mir bisher nichts bekannt geworden was ich zurückzunehmen hätte.

Die Zahlen von Aram Andonian sind vielfach zu hoch.

Mustafa Abdulkhalik wurde Unterstaatssekretär im Ministerium des Innern.

Die Verschickung schien zeitweilig zur Ruhe gekommen, doch erfolgte immer wieder ein neuer Anstoss. Warum sind die Armenier nicht in der Provinz Aleppo belassen worden? z.B. in Bab, in Membidj, in Maarra? warum nicht an der Bagdadbahn in Amanus, wo sie gut gebraucht wurden? oder in Tell Abiad, in Ras ul Ain? Warum vor allen Dingen nicht in den Lagern längs des Euphrat? vor allem nicht in Der es Sor? Die ganze Verschickung wird nur verständlich, wenn ein Plan dahinter stand.

Für den immer wieder kommenden Anstoss geben die von Andonian veröffentlichten Befehle eine einleuchtende Erklärung.

Wer erlebt hat, wie die Ereignisse drei Jahre lang unausgesetzt sich langsam abgespielt haben, hat nicht anders als den Eindruck der planmässigen Vernichtung haben können. Die Ausrottung war m.E. die drei Jahre hindurch bewusst verfolgte Politik der Regierung.


[Notiz Auswärtiges Amt]


S. 71. erst vorsichtig, allmählich kühner.
Nachprüfen im Lepsius'schen Buch.

S. 168. Sabah Jan. 1919 sagt, es sei bewiesen, daß die Vernichtung auf einen Entschluß u. Befehl des jungtürk. Komitees erfolgt sei.

S. 145. Talaat P. sagt: Vernichtg. sei erfolgt auf Befehl des Komitees. 15. Sept. 1915

Lepsius S. LII Die Seele der armenischen Politik war das jungtürkische Komité, Minister des Innern u. Enver Pascha waren für die Ausführung formell verantwortlich.

Graf Metternich: Niemand hat die Macht die Hydra des Komités zu bändigen.

Lepsius S. XVIII zweifelhaft war die entscheidende Wendg. herbeigeführt.

---

cevap mektubunun kendisi

Der ehemalige Konsul in Aleppo Walter Rößler an Johannes Lepsius

Privatschreiben

Eger, den 25. April 1921


Sehr geehrter Herr Dr. Lepsius!
Das mir gütigst übersandte Buch von Aram Andonian über die armenischen Massakres habe ich erhalten und mich durch seine Lektüre sehr lebhaft nach Aleppo zurückversetzt gefühlt. In der nachfolgenden Besprechung werde ich zunächst einige Vorbehalte machen und dann auf den Wert des Berichtes von Naim Bey und der Dokumente eingehen.

Der Verfasser ist meiner Ansicht nach nicht fähig, objektiv zu sein, sondern lässt sich von der Leidenschaft hinreissen und schreibt ausserdem mit gewisser Tendenz, die wie wir ja leider gewohnt sind, gegen Deutschland geht. An den verschiedensten Stellen des Buches schreibt er in der gehässigsten Weise über Deutschland, dagegen unterdrückt er im allgemeinen die Nachrichten über deutsches Einschreiben zu Gunsten der Armenier. Wenn er einmal nicht anders kann, als das deutsche Dazwischentreten anzuerkennen, so sucht er die Wirkung durch Zusätze abzuschwächen. Wenn das Telegramm von Enver Pascha S. 158 echt ist, so ist die deutsche Einwirkung von der er spricht, von der grössten Wichtigkeit und dem durchschlagensten Erfolge gewesen. Der Verfasser führt sie auf Liebknecht und Ledebur zurück! Erkennt er die Intervention der Anatolischen und Bagdadbahn an, so sind es nur Schweizer gewesen, die er anführt. Nur Seite 51 spricht er allgemein von "den Ingenieuren", schränkt aber den Eindruck gleich wieder durch die Anmerkung ein, in der er einem Schweizer Lob zollt. Vom Werk der Schwester Beatrice, von Schwester Paula Schäfer, von Urfa und Marasch kein Wort! Die Tatsache dass grosse Mengen von Armeniern nach Der-es-Sor getrieben worden sind, sucht er auf deutsche Veranlassung zurückzuführen (Seite 56) und behauptet, dass die Zusammenstellung der Armee Yildirim die Ursache dazu gewesen sei. Er vergißt hierbei, dass die Vertreibung nach Der-es-Sor in die Jahre 1915 und 1916 fällt, dass die Armee Yildirim aber erst im Sommer 1917 zusammengestellt worden ist. Hier könnte dem Verfasser eine Verwechslung mit militärischen Wünschen untergelaufen sein, die von deutscher Seite in den Jahren 1915 und 1916 ausgesprochen sein mögen und die darauf abzielten, eine Verseuchung der Eisenbahn durch die erkrankten Vertriebenen zu verhindern, ein Bestreben, das bekanntlich nur zum Teil Erfolg hatte. Solche Wünsche wurden aber mit der grössten Rücksicht auf die Armenier geäussert und vielmehr direkt zu dem Versuche benutzt, den Armeniern zu helfen und sie in einiger Entfernung von der Eisenbahn 10 bis 20 km festzuhalten, wie in Bab, um ihre Verpflegung von der Eisenbahn aus zu ermöglichen.

In der Datierung der veröffentlichten Dokumente laufen gelegentlich Fehler unter, die das ganze Dokument unmöglich machen würden, doch handelt es sich offensichtlich um Irrtümer. Das Dokument Seite 132 des Buches hat einen Sinn, wenn es vom 15. Januar 1916 datiert ist und nicht vom 15. Januar 1915. Ebenso wie das Dokument Seite 133 Nr. 853 vom 23.1.1916 datiert sein muß und nicht vom 23.1.1915. Ähnlich ist Seite 148 Dokument Nr. 762 der Fehler offenbar. Dort ist ein Telegramm vom 17.12.1915 als Antwort auf ein Telgramm vom 2.12.1916 angeführt. Seite 72 steht im Text 20. Januar 1917, im Telegramm dagegen 20. Januar 1916.

Die Zusammenhänge sind von dem Verfasser nicht immer klar erfaßt. Die Darstellung springt besonders in Kapitel III (Die Massakres von Dre-es-Sor [Der-es-Sor]) andauern hin und her und scheint an vielen Stellen nur von dem Bestreben diktiert, alle Dokumente, die vorlagen, auch in die Darstellung zu verweben (z.B. Tel. Seite 70 passt nicht in den Zusammenhang).

Von diesen Ausstellungen abgesehen muß ich sagen, dass der Inhalt des Buches in seinen einzelnen Zügen einen glaubwürdigen Eindruck macht und dass die veröffentlichten Dokumente verglichen mit dem Hergang der Dinge durchaus die innere Wahrscheinlichkeit für sich haben. Viele mir bekannte einzelne Züge sind unbedingt zutreffend geschildert, andere mir bis dahin nicht bekannte geben die Erklärung für Erscheinungen, die ich beobachtet habe und mir damals nicht erklären konnte. Das trifft z.B. auf die Tatsache zu, dass von Meskene aus eine zeitlang eine Menge Armenier nach Aleppo zurückkehrten. Die Erklärung wird jetzt von dem Verfasser durchaus glaubwürdig auf Seite 13 des Buches dahin gegeben, dass Naim Bey ebenso wie der Mudir von Meskene Hussein Bey die ihnen erteilten grausamen Befehle nicht ausführten. Ich glaube mich selbst des Hussein Bey zu erinnern, jedenfalls gab es einen Moment, in dem ich durch ein Empfehlungsschreiben nach Meskene erreichte, dass sechs aus einem amerikanischen Seminar vertriebene Armenierinnen die Erlaubnis erhielten, nach Aleppo zurückzukehren.

Der Verfasser nennt in seinem Vorwort das Verschickungskommissariat (Sousdirection générale des déportés sise à Alep) die hauptsächlichste Organisation für die Verschickung. Darin wird er Recht haben. Als der Verschickungskommissar aus Konstantinopel ankam, und ich im ersten Augenblick glaubte, es handelte sich um das Bestreben, die Versorgung der Verschickten mit Lebensmittel zu organisieren, überhaupt für sie ein wenig zu sorgen, und mich mit der Bitte an den Verschickungskommissar wandte, einige Armenier, die in deutschen Diensten gestanden hatten, freizugeben, schlug er dieses in der schroffesten Weise ab und sagte mir in einem unsagbar hochmütigen Tone, den ich nie vergessen werde: "Vous ne comprenez pas ce que nous voulons. Nous voulons une Arménie sans Arméniens". Damit hatte er, wie jetzt aus dem Buche von Andonian hervorgeht, seine Aufgabe umschrieben. Den Namen des Kommissars habe ich allerdings vergessen, aber es muß Abdul Ahad Nuri Bey gewesen sein, wenn es nicht sein Vorgesetzter Schukri Bey war [Vahakn N. Dadrian hält (in "The Naim-Andonian Documents on the World War I Destruction of Ottoman Armenians: The Anatomy of a Genocide", siehe dort Fußnote 55) Schükrü für den Autor, weil Abdulahad Nuri nicht gut genug Französisch sprach, während Schükri diese Sprache beherrschte. Für den Index wird deshalb sowohl Abdulahad Nuri als auch Schükrü als Autor dieses Ausspruches notiert.], der vor ihm sich eine zeitlang in Aleppo aufhielt. Ebensowenig entsinne ich mich des Namens Naim Bey, was nicht weiter zu verwundern ist, da ich mich gegenüber den Verschickungsbeamten sehr zurückhalten mußte und nur durch Mittelspersonen intervenieren konnte. Dagegen entsinne ich mich sehr wohl des Eyub Bey, der die Verschickung vor dem Eintreffen des Konstantinopoler Kommissars in der Hand hatte und diesem später zugeteilt blieb. Seine Charakteristik in dem Buche halte ich für durchaus zutreffend.

Die Telegramme aus Konstantinopel enthaltend die Verfügungen des Ministeriums des Innern sind in ihrer Echtheit natürlich sehr schwer nachzuprüfen, denn sie geben ja nur die Handschrift des Telegraphenbeamten oder des Schreibers, der die Entzifferung besorgte. Dagegen glaube ich mich der Unterschrift des Wali Mustafa Abdul Chalik Bey zu entsinnen. Jedenfalls wird ja diese Unterschrift in Aleppo nachzuprüfen sein, und dadurch würde zugleich ein indirekter Beweis für die Echtheit der Telegramme des Ministeriums des Innern erbracht werden. Der Verfasser teilt die Dokumente (Seite 16) in solche, die Naim Bey aufbewahrt hat, und in solche die er aus dem Gedächtnis niedergeschrieben habe, (transcrite auf fur et à mesure de ses souvenirs). Die Möglichkeit dass Naim Bey amtliche Dokumente in seinem Privatbesitz zurückbehalten habe, anstatt sie zu den Akten zu geben, ist durchaus zuzugeben. Die Türken haben ihre Akten m.W. nie geheftet. Zwar bestand bei manchen Behörden ein ganz gut geordnetes Registraturwesen, doch ist sehr zweifelhaft, ob sie bei einer so vorübergehenden Behörde, wie dem Verschickungskommissariat, noch dazu bei der Natur von dessen Tätigkeit, irgendwelchen Wert auf Aktenwesen gelegt haben. Die als Originaldokumente bezeichneten könnten also durchaus echt sein. Was die aus dem Gedächtnis niedergeschriebenen betrifft, so müßte man die Persönlichkeit Naim Bey's kennen, um ein Urteil über den Grad der Zuverlässigkeit abgeben zu können. Ein innerlich unwahrscheinliches ist mir auch unter diesen nicht begegnet. Vielmehr finden die Tatsachen, die ich kenne, durch die Dokumente eine gute Erklärung. Auch ihre Fassung spricht eher für ihre Echtheit als für das Gegenteil.

Über die Echtheit oder Unechtheit des ausserordentlich wichtigen, allen Verschickungen vorangehenden Briefes des jungtürkischen Komitees an seinen Vertreter in Adana Djemal Bey vom 18. Februar 1915 (Seite 96 des Buches), sowie über die übrigen Briefe des jungtürkischen Komitees vermag ich nichts zu sagen, wüßte auch keinen Weg, wie ihre Echtheit nachzuprüfen wäre.

Ich stelle ergebenst anheim, auch Schwester Beatrice Rohner um eine Äusserung zu bitten. Sie hat mit den Verschickungskommissaren wohl mehrfach direkt zu verhandeln gehabt. Eyub Bey kennt sie persönlich. Ob sie auch Naim Bey kennt, oder Abdul Ahad Nuri Bey, kann ich nicht sagen. Jedenfalls wird ihre Äusserung von Wert sein. Auch Konsul Hoffmann derzeit bei der Paßstelle des Auswärtigen Amtes, Behrenstrasse 21 wird möglicherweise ein begründetes Urteil abzugeben in der Lage sein.

Noch einige Einzelheiten zu den Angriffen des Verfassers auf Deutschland. Die Photographie hinter Seite 56 "Gott strafe England" stellt die Mannschaft des Kreuzers "Emden" auf einem ihr zu Ehren von den Deutschen Aleppos gegebenen Gartenfest dar, bedeckt mit arabischen Kopftüchern, wie sie sie nach Verlust ihrer eigenen Matrosenkleider zum Schutze gegen die Hitze in Arabien zu tragen gezwungen war. Auch hatte der Wali von Aleppo Offizieren wie der Mannschaft zum Empfang neue Kopftücher geschenkt und einigen auch Mäntel, die sie hier gerade anhaben. Dass Angehörige der deutschen Marine, die von den Engländern so viel gelitten hatten, sich eine Tafel mit den Worten "Gott strafe England" erwählten, um sich darunter photopraphieren zu lassen, ist am Ende verständlich. Die Photographie wird vom Verfasser in einen ganz falschen Zusammenhang gestellt. Mücke kam schon im Mai 1915 durch Aleppo durch. Mit Propaganda unter den Arabern, um sie zum Kampfe gegen die Engländer zu treiben, hatte dieses nichts zu tun. Die Emdenmannschaft war sogar auf die Araber recht wenig gut zu sprechen. Hatten sie doch gegen die Araber fechten müssen und drei Mann verloren, wie man in Mückes Ayescha nachlesen kann. Über die Propaganda die der Verfasser Frau Koch nachsagt, bin ich nicht genau unterrichtet. Durch meine Hand ist eine zum heiligen Krieg auffordernde arabische Broschüre, aus der eine Seite auf Seite 60 des Buches von Andonian photographiert worden ist, nicht gegangen. Es könnte aber sein, dass hier einmal eine Ungeschicklichkeit von deutscher Seite begangen worden ist; und es könnte auch sein, dass eine Broschüre, die nur für Nordafrika bestimmt war, sich nach Aleppo verirrt hat.

Für Ihre Mitteilungen über den Stand der Aktenpublikation sage ich Ihnen aufrichtigen Dank. Der Grund wäre dann gelegt. Damit aber der uns so bitter nötige Erfolg eintritt, auch die Welt von der Unwahrheit der Grundlagen des Versailler Friedens zu überzeugen, müßte eine unermüdliche Kleinarbeit einsetzen, um der Wahrheit zum Sieg in der Meinung der Welt zu verhelfen.

In alter Hochschätzung




Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 12 Haziran 2005 :  10:06:21  Üye bilgilerini görüntüle
yine armenocide.de sitesinden alinma

mektuplar, mahkeme icin avukat-roessler arasindaki ve de mehkeme-alman disisleri bakanligi arasindaki yazismalar.

avukatin roessler'e davet mektubu:

Der Verteidiger im Strafprozeß Teilirian, Gordon, an den ehemaligen Konsul in Aleppo Walter Rößler

Privatschreiben



P. 18299


Berlin W.8, den 24. Mai 1921.
Mohrenstraße 19

Sehr geehrter Herr Konsul!
Am 2. Juni d.Js. steht hier Termin zur Hauptverhandlung vor dem Schwurgericht des Landgerichts III, Berlin N.W. 52, Turmstrasse 91, Portal 4, 3. Stock, Zimmer 664, gegen den armenischen Studenten Teilirian an, welcher am 15. März d.Js. den früheren türkischen Großwesir Talaat Pascha erschossen hat. Es kommt für die Verteidigung darauf an, die Stärke des Motivs darzutun, welches den jungen Mann, der bei einem Gemetzel bei der Deportation von Erzyngian im Juni 1915 seine Eltern, Brüder und Schwestern verloren hat und selbst schwer verwundet wurde, zu der Tat bestimmte. Zu diesem Zwecke soll durch eine Reihe von Zeugen, die die Verfolgung der Armenier mit erlebt haben bezw. darüber berichten können, der Umfang der Grausamkeiten vorgeführt und, soweit möglich, die Verantwortlichkeit Talaat Paschas für diese Greuel dargetan werden. Auch Sie sollen nach uns gewordenen Mitteilungen in der Lage sein, über diese Verhältnisse Tatsächliches auszusagen.

Sie haben sich auch eingehend in einem mir vorgelegten Briefe vom 25. April 1921 darüber geäussert, dass eine Reihe von, uns in Abschrift und Uebersetzung vorliegenden Depeschen, die Talaat Pascha als Minister des Innern an die türkischen Behörden in Aleppo gerichtet hat und die rücksichtsloses Vorgehen gegen Armenier verlangen, den Aeusserlichkeiten nach und auch inhaltlich in die Ihnen aus eigener Anschauung bekannten damaligen (1915) persönlichen und sachlichen Verhältnisse hinein passen und den Charakter der Echtheit tragen.

Endlich haben Sie, als der Verschickungskommissar aus Konstantinopel in Aleppo ankam, versucht, etwas für die Armenier zu sorgen und sich mit der Bitte an den Verschickungskommissar gewandt, einige Armenier, die in deutschen Diensten gestanden hatten, freizugeben. Er soll dies in schroffster Weise abgelehnt und in schroffem Tone geantwortet haben: "Vous ne comprenez pas ce que nous voulons. Nous voulons uns Arménie sans Arméniens.»

Ihre Aussage ist unter Umständen von grösster Wichtigkeit. Sie bietet aber auch über das einzelne Interesse des Falles eine willkommen Gelegenheit, den Verleumdungen entgegen zu treten, als ob wir Deutsche die Massacres gebilligt, geduldet oder gar angezettelt hätten. Es ist mir durch Herrn Lepsius mitgeteilt worden, dass gerade Sie in besonderem Maße in der Lage sind, solchen Verleumdungen entgegen zu treten und zu bekunden, dass ganz im Gegenteil die Massacres von Deutschen in höchstem Maße missbilligt wurden und dass von deutscher Seite stets von neuem versucht ist, den Massacres entgegen zu treten.

Zu meinem Bedauern ist es bei der Kürze der zur Verfügung stehenden Zeit nicht mehr möglich, die der Verteidigung an sich zustehenden Ladung durch den Gerichtsvollzieher Ihnen in Eger zugehen zu lassen, weil dies nur auf diplomatischen Wege zulässig sein würde. Auch das Gericht könnte sie nicht anders wie auf diplomatischem Wege laden. Unter diesen Umständen bitte ich Sie, zum Termin nach Berlin zu kommen. Für Ihre Reisekosten (Billet I. Klasse hin und zurück) sowie die Ihnen als Beamten zustehenden oder nach freiem Ermessen zu liquidierenden Aufenthaltsunkosten etc. komme ich persönlich auf. Den überschläglichen Betrag dieser Reisekosten werde ich Ihnen, sobald Sie in Berlin eingetroffen sind, durch mein Büro zustellen lassen.

Ich bitte Sie, es möglichst so einzurichten, dass Sie schon am Mittwoch, den 1. Juni, hier sind und mir rechtzeitig mitzuteilen, in welchem Hotel Sie absteigen, damit ich Ihnen durch den Gerichtsvollzieher die offizielle Ladung zustellen lassen kann.

Ich hoffe, dass dieses Schreiben ausreichen wird, um Ihnen einen etwa erforderlichen Urlaub zuermöglichen. Sollte dies auf Schwierigkeiten stossen, so bitte ich, mir solches zu telegraphieren. Ich werde dann die Hilfe des Gerichts zu diesem Zweck in Anspruch nehmen.


Mit vorzüglicher Hochachtung
Dr. v. Gordon
(Geheimer Justizrat)

---

Roessler'in kisa notu:

[Notiz Rößler 26.5.]

Nur mit Genehmigung des Auswärtigen Amtes kann ich nach Berlin reisen und als Zeuge vernommen werden. Anheimstelle sich dorthin zu wenden.

---

yine roessler'in iki gun sonraki cevabi

[Antwort Rößler 28. 6. 1921]

Bezugnehmend auf das gefällige Schreiben vom 24. ds.Mts. durch welches Euer Hochwohlgeboren den Wunsch nach meiner Vernehmung als Zeuge in der Prozeßsache gegen den Mörder Talaat Paschas ausgedrückt haben, teile ich ergebenst mit, das ich auf Grund einer telegrafischen Weisung des Auswärtigen Amtes nach Berlin reisen und mich so einrichten werde, dass ich spätestens am 31. Abends dort bin.
Ich steige bei meinem Schwager Herrn Green Berlin-Wilmersdorf Nassauischestrasse 9 ab.

Mit dem Ausducke der vorzüglichsten Hochachtung
---

Roessler'in disisleri bakanligina durum bildiren yazisinin taslagi:

Der ehemalige Konsul in Aleppo Walter Rößler an das Auswärtige Amt

Briefentwurf

Konzept. [Datum des Dokuments ist geschätzt und geht auf eine Bewerkung am Briefkopf zurück: "Entwurf einer Erklärung an das A.A. von Konsul Rößler in Eger vom Ende Mai 1921, in Sachen Vernehmung als Zeuge im Prozeß Teilirian."]
Wird die Genehmigung des Auswärtigen Amtes zu meiner Vernehmung als Zeuge in dem Prozeß gegen den Mörder von Talaat Pascha erteilt, so müsste ich von der Amtsverschwiegenheit entbunden werden und wäre verpflichtet, unter meinem Zeugeneide alle Fragen des Vorsitzenden zu beantworten. Ich würde dabei nicht umhin können, meiner Ueberzeugung Ausdruck zu geben, dass Talaat in der Tat einer derjenigen türkischen Staatmänner ist, welche die Vernichtung der Armenier gewollt und planmäßig durchgeführt haben. Alle Abschwächungen die sich etwa aus der Darlegung ergeben könnten, dass die armenische Frage für die Türkei in der Tat eine ausserordentliche Gefahr bedeutete, da sie von Russland als Mittel zur Zerstückelung der Türkei benutzt werden sollte, würden gegenüber diesem Haupteindruck meiner Aussage in den Hintergrund treten. Ich nehme an, dass mir vom Gericht Dokumente vorgelegt werden, die von dem Armenier Aram Andonian herausgegeben sind und die Wiedergabe von Befehlen Talaat Paschas in der Angelegenheit der Verschickung und Vernichtung enthalten. Ich würde meine Aussage dahin abgeben müssen, dass diese Dokumente die innere Wahrscheinlichkeit der Echtheit für sich haben. Ich würde auch eine Aeusserung als echt bekunden müssen, die mir gegenüber der von Konstantinopel nach Aleppo entsandte Verschickungskommissar gemacht hat "Vous ne comprenez pas ce que nous voulons, nous voulons une Arménie sans Arméniens."

---

bunun uzerine, disisleri bakanligindan avukata yoneltilen mektuplar (1.si hangi sorularin yoneltilecegini ve nasil formule edileceklerini bilmek istediklerini belirtiyor, 2.sinde politik sonuclari agir olabilecegi nedeniyle mahkemeye roessler'in tanikligina izin vermediklerini acikliyor)

Der Staatssekretär des Auswärtigen Amts (Haniel) an den Verteidiger im Strafprozeß Teilirian, Gordon

Schreiben

Abschrift Nr. I H 3160.
Auf das Schreiben vom 27. Mai d.Js.
Bevor Ihrem Antrag, Herrn Konsul Rössler die Genehmigung zur Aussage als Zeuge in dem Strafverfahren gegen den armenischen Studenten S. Teilirian erteilt werden kann, bitte ich um Formulierung der Fragen, die Herrn Rössler gestellt werden sollen. Ohne eine solche nähere Bezeichnung läßt sich die politische Tragweite der Vernehmung eines Beamten des Auswärtigen Amtes nicht übersehen.


[v. Haniel]



[Als Concept bezeichneter Schriftsatz Haniels an Gordon 2.6.1921]

Sehr geehrter Herr Geheimer Justizrat!
Auf das gefällig Schreiben vom 1. d.M. beehre ich mich zu erwidern, daß Konsul Rösler, wie ich bereits in einem früheren Schreiben vom heutigen Tage mitgeteilt habe, die Ermächtigung, als Sachverständiger über türkisch-armenische Verhältnisse auszusagen, nicht erteilt werden kann, daß dagegen das Auswärtige Amt keine Bedenken trägt, wenn Herr Rösler über reine Tatsachen ohne Urteil über die Veranlassung und ihre Folgen und ohne Aeußerung irgendwelcher polischer Natur vernommen wird. Mit dieser Einschränkung, die insbesondere auch alle subjektiven Auffassungen und Werturteile des Herrn Konsul Rösler von der Vernehmung ausschließen würde, dürfte allerdings angesichts des Umstandes, daß die rein tatsächlichen Verhältnisse aus der Literatur hinreichend bekannt sind, die Vernehmung des Herrn Rösler an Bedeutung verloren haben.

Was die angebliche Aeußerung über den türkischen Wunsch anlangt, "ein Armenien ohne Armenier" zu haben, so ist es, soweit hier bekannt, nur eine persönliche Aeußerung eines untergeordneten türkischen Beamten, dürfte also keinesfalls dahin ausgelegt werden, daß darin die Absicht der Türkischen Regierung in amtlicher Weise zum Ausdruck gebracht worden ist.

[Haniel]

Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 12 Haziran 2005 :  10:15:14  Üye bilgilerini görüntüle
tabii ki buraya koyduklarim cogu uye tarafindan anlasilmayacak. ancak bir referans olmasi nedeniyle burada kalsinlar. ben ara sira bazi bolumleri tercume ederim ya da ozetlerim.

bildigimiz gibi kulaktan kulaga soylemler cok cabuk yayilir ve de bir tane de ustune katilir bazen. "herkes boyle soyluyorsa dogrudur" diyerek inanmak olmaz, arastir ve ona gore inan. eger kuskulaniyorsan sorustur. aklima sevgili sedat'in yazdiklari geldi. o da kuskucudur. bir de milyarlarca kisi dinlere inaniyor diye bir dine inanmaya kalkmamayi basarmis birisi. o nedenle turkler olarak ne bizim abartici "asil onlar mezalim etti biz bisey yapmadik" savimiza, ne de "planli bir sekilde tum ermenilerin soyunu kuruttunuz" diyen batililarin iddiasina hemen inanmayalim; okuyalim, arastiralim, kim ne demis, bu kisi hangi pozisyondadir, tarafli midir, cikari var midir diye soralim. sonucta eger planlanmis bir soykirim oldugu kanitlanirsa pasa pasa ozurumuzu de dileyelim, talatlarin enverlerin idare ettigi devletin devami olan bir ulkenin devleti (ve vatandaslari) olarak. Ancak, baktik ki bu insanlarin niyetleri bizim ozur dilememizden baska seyler; buna karsi da dikkatli olalim.

Bugun Berlin'de bir miting var.
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 13 Haziran 2005 :  12:20:07  Üye bilgilerini görüntüle
Istanbul buyukelcisinin (alman) disisleri bakanligina telgrafi. Alman Buyukelci Talat pasa ile gorusmus bir sure, Enver Pasa da gorusmenin bir bolumunde orada bulunmus. Enver pasa ile ilgili ilk paragrafi es geciyorum, Talat Pasa ile ilgili olan ikinci paragrafin tercumesi en altta. Bu cok ilginc.


Der Botschafter in Konstantinopel (Bernstorff) an das Auswärtige Amt

Telegraphischer Bericht


Abgang: 04/24/1918 05:00 PM
Ankunft: 04/24/1918 09:40 PM
pr. 04/25/1918 a.m.

Nr. 581


Pera, den 24. April 1918

Antwort auf Telegramm Nr. 6141
Bei meiner heutigen Unterredung mit Großwesir war Enver längere Zeit zugegen, nachdem er heute morgen aus Batum zurückgekehrt. Enver war wie immer voll Optimismus. Alles stehe im Kaukasus großartig für die Türken. Sie brauchten nur etwas weiter vorzurücken, dann werde Tsengili sofort nach Batum kommen und Frieden schließen. Enver hat entsprechend an unsere Oberste Heeresleitung gedrahtet.

Ich sagte Großwesir, daß, wenn wir türkische Kaukasus-Politik unterstützen sollten, wir zum mindesten Garantie wegen Armenier haben müßten. Talaat Pascha erwiderte, ich brauche seine diesbezügliche Zusage nicht mehr als vertraulich zu behandeln. Ich sei autorisiert Ew. Exzellenz amtlich - auch für Publikation - mitzuteilen, daß Amnestie für friedliche Armenier in Vorbereitung sei nebst Geldbewilligung und Erlaubnis zu Rückkehr in Heimat.

[Bernstorff]

Basvezire (Talat Pasa'ya), turklerin Kafkasya Politikasini destekleyeceksek, en azindan ermeniler konusunda garanti almamiz gerektigini soyledim. Talat pasanin yanitina gore, boyle bir garantiyi gizli statude tutmaya bile gerek kalmamis ve benim, resmen ekselansa -ya da duyurular icin kullanilmak uzere- su konuyu bildirebilmem icin yetkili oldugumu belirtti: huzuru bozmayan ermenilere af ve bunun yaninda, yurtlarina donmeleri icin izin ve para destegi (konularindaki kararlar) su an hazirlaniyor.
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 13 Haziran 2005 :  12:22:05  Üye bilgilerini görüntüle
Istanbul buyukelcisinin (alman) disisleri bakanligina telgrafi. Alman Buyukelci Talat pasa ile gorusmus bir sure, Enver Pasa da gorusmenin bir bolumunde orada bulunmus. Enver pasa ile ilgili ilk paragrafi es geciyorum, Talat Pasa ile ilgili olan ikinci paragrafin tercumesi en altta. Bu cok ilginc.


Der Botschafter in Konstantinopel (Bernstorff) an das Auswärtige Amt

Telegraphischer Bericht


Abgang: 04/24/1918 05:00 PM
Ankunft: 04/24/1918 09:40 PM
pr. 04/25/1918 a.m.

Nr. 581


Pera, den 24. April 1918

Antwort auf Telegramm Nr. 6141
Bei meiner heutigen Unterredung mit Großwesir war Enver längere Zeit zugegen, nachdem er heute morgen aus Batum zurückgekehrt. Enver war wie immer voll Optimismus. Alles stehe im Kaukasus großartig für die Türken. Sie brauchten nur etwas weiter vorzurücken, dann werde Tsengili sofort nach Batum kommen und Frieden schließen. Enver hat entsprechend an unsere Oberste Heeresleitung gedrahtet.

Ich sagte Großwesir, daß, wenn wir türkische Kaukasus-Politik unterstützen sollten, wir zum mindesten Garantie wegen Armenier haben müßten. Talaat Pascha erwiderte, ich brauche seine diesbezügliche Zusage nicht mehr als vertraulich zu behandeln. Ich sei autorisiert Ew. Exzellenz amtlich - auch für Publikation - mitzuteilen, daß Amnestie für friedliche Armenier in Vorbereitung sei nebst Geldbewilligung und Erlaubnis zu Rückkehr in Heimat.

[Bernstorff]

Basvezire (Talat Pasa'ya), turklerin Kafkasya Politikasini destekleyeceksek, en azindan ermeniler konusunda garanti almamiz gerektigini soyledim. Talat pasanin yanitina gore, boyle bir garantiyi gizli statude tutmaya bile gerek kalmamis ve benim, resmen ekselansa -ya da duyurular icin kullanilmak uzere- su konuyu bildirebilmem icin yetkili oldugumu belirtti: huzuru bozmayan ermenilere af ve bunun yaninda, yurtlarina donmeleri icin izin ve para destegi (konularindaki kararlar) su an hazirlaniyor.
Sayfa Başlanıcı

n/a


488 mesaj

mesajım - 13 Haziran 2005 :  14:01:47  Üye bilgilerini görüntüle
Sevgili formula
Zamanı az olanlar ve ekrana fazla bakmaktan boynu tutulanlar için yukarıdaki yazıların küçük bir özeti gibi bir şey yazabilirmisiniz?
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 14 Haziran 2005 :  02:31:43  Üye bilgilerini görüntüle
quote:
Yazarı: mehmet

Sevgili formula
Zamanı az olanlar ve ekrana fazla bakmaktan boynu tutulanlar için yukarıdaki yazıların küçük bir özeti gibi bir şey yazabilirmisiniz?



kucuk bir ozeti tabii ki yazabilirim. ancak once biraz daha toplayayim, sonra yaparim bir ozet.

http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2003/07/12/gundem/gundem1.html
Sayfa Başlanıcı

maviyunus

Turkey
65 mesaj

mesajım - 14 Haziran 2005 :  10:50:02  Üye bilgilerini görüntüle
Formula'nın emekleri doğrusu takdire değer, kutlarım, ben de ufak bir ekleme yapayım :
-O Ermeni olayı tamamen bir tehcir olayıdır, soykırım değildir, soykırım olaydı ülkenin her yerinde Ermenilerin yok edilmesine girişilirdi, böyle bir şey olmadı, sadece doğuda savaş halinde olduğumuz Ruslarla işbirliği yaparak bize saldıran Ermenilerin Güneye göçe zorlanması olayı yaşandı. Bu zoraki göç sırasında maalesef bazı kıyamlar olmuştur, bunların nedeni de durduk yerde Türklere saldıran Ermenilere karşı oluşan intikam hissidir. Yani sistematik bir yok etme olayı yoktur, Ermenilerin bir bölümü ülkenin batısında mesut müreffeh yaşarken doğusunda, savaş halinde olduğumuz Rusya ile işbirliği yaparak bize saldıran Ermenilerin o bölgeden göç ettirilmeleri ülkenin kendini savunmasından başka birşey değildir, buna soykırım denemez, soykırım mesela II.Dünya savaşında Almanyada ve işgalindeki topraklarda yaşayan tüm yahudilerin yokedilmesine girişilmesine denir soykırım.

-bir de ufak bir düzeltme, sanırım tercüme nedeniyle oluşmuş bir hata , Savaş sırasında iktidarda bulunan partinin adı "İttihat ve Terakki" partisi idi, mütareke sırasındaki partinin adı da "Hürriyet ve İtilaf" partisi idi, yani İttifak kelimesi yanlış, ya okuyan olmamış, ya da gözden kaçmış.
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 14 Haziran 2005 :  12:07:08  Üye bilgilerini görüntüle
sevgili maviyunus, tesekkurler. Olenler sadece tehcir esnasinda olmemis, o yorede cok insanin tehcir oncesi ve sonrasi (savas bitene kadar) birbirine girdigi ve cok olumlerin oldugu malesef dogru. Benim bu topik altinda ele almak istedigim konu cok genel bir savunma'dan ote -benim mantik duskunu oldugumu bilenlerin cabuk anlayacagi uzere- "planli bir soykirim" olmasi icin en yukardan emir gelmis olmasi sarttir mantigiyla konuya yaklasmak. Yani Talat Pasa, Enver Pasa ve Cemal Pasa'dan en az birinin yukardan emir vermesi ve bunun emir-komuta zinciriyle yerine getirilmesi. Benim mantigima gore bu planlandigi one surulen soykirim ancak o zaman vuku bulmus demektir. Ben boyle bir emir yoktur diye cikip bagirmiyorum. Eger varsa veya oldugu iddia ediliyorsa otantikligi kanitlansin ve de dunya halki onunde aciklansin. Ancak yukarda belirttigim uzere Aram Andonian'in elindeki belgelerin gercekligi kuskulu. Yani kanitlanamiyor. Boyle olunca da baska bir kanit bulma ihtiyaci doguyor ve de bazi kisilerin kisisel dusuncelerine yer veriliyor destek olarak. Bu olmaz ama. Sen eger ki kocaman bir devletin yonetimini suclayacaksan kanit getir.

Haa ben bu arada Osmanli devleti savunucusu bir de degilim. Yani Sanli Osmanli tarihimiz diyen biri degilim. Cok savaslar yapip topraklar ele gecirip buyume pesinde olan bir devlet bir suru halkin ozgurlugunu kisitlamissa ben burada sandan cok uzuntu duyarim. Hele Padisah olmak icin kardesler oldurulduyse, anneler kendi cocuklarindan bazilarini bilerek oldurttuyse, buradaki sistemden ovunc duymam. Denebilir ki huzurun saglanmasi icin oylesi gerekiyordu o zamanlar. O olabilir belki ama ben bundan yine uzuntu duymakta serbestimdir. Yine ornegin Kuyucu Murat Pasa gibilerin emir verebildigi ve de binlerce kisiyi sacma nedenlere katledip kuyulara gomdugu bir Osmanli Devleti de var; sadece insancillik mi etkiliydi 600 yil boyunca; degil. Ancak tumevarimlar tehlikelidir (ozellikle almanlar bunu cok iyi yapar, yapmayi sever) iki ornekten genelleme yapilmaz. Ben turk isminin barbar genellemesine tabii tutulmasindan sahsen rahatsizim. Sadist ruhlu insanlar da varmistir mutlaka ama bu tum turkler sadisttir dediler mi beni rahatsiz eder.

Bu ermeni olaylarinda da ben boyle goruyorum. Yine o belgelerden okudugum bir bolumde yine kendi ulkesine yazan buyukelci diyor ki "Talat Pasa bana "$unu $unu" emir verdigini soyledi, ama biliyoruz ki o yorede (bin km uzakta) onun verdigi bu emirler nasilsa aynen uygulanmiyor ve oradaki yerel idareciler (ozellikle askerler) kendi kararlarini uyguluyorlar (tercume fikir itirabiyle buna benzer). Yani orada katliam yapilmistir belki gercekten. Cocuklar falan oldurulmus mudur bilmem ve buna inanmak istemem ama dogruysa da kabul etmek duser. Benim savunmak istedigim konu "hic katliam yapmadik, olenler sadece tehcirde oldu" degil. O kadar ileri gidemiyorum malesef savunmamda. Okudugum yazilar herseyin tertemiz gerceklesmedigi yonunde. Ama burada sadece tek tarafli degil katliamlar, daha cok insanlarin birbirine girmesi seklinde. Ben neyi savunuyorum: Bu katliamlar "en tepeden planlanmis bir soykurutma" degil benim mantigima gore diyorum. Yani ermeni halki tamamen kurutulsun diye bir caba yoktu, olsaydi durum cok farkli olurdu diyorum. Bir de boyle bir karari okumus etmis kisiler vermez mantigindan yola cikiyorum. Yani Hitler gibi hasta yapida olmalari gerekir. Ancak okudugum bir cok kisinin anilarindan bu izlenimi cikaramiyorum. Yani Enver ve Talat Beyler belki iyi idareci olmayabilirler ama bir halkin kokunu kurutmak pesinde olmak bir devlete hizmet etmek olamaz. Bunu bilebilecek insanlar. Adamlar dogrusuyla egrisiyle bir karar vermisler. Sonunda anliyoruz ki bu kararin dogrulugu tartisilir. Teorik hesaplarin otesindeki reel sonuclari itibariyle de felaket getiren bir karar. haa o oyle yapilmasaydi da boyle yapilsaydi ne olurdu sorusunu da bosuna arastiririz bence, cunku 1. dakkadaki penaltiyi kacirmasaydi hakan, 1-0 yenmistik mantigi olur. kalan 87 dakikanin akisi cok farkli olabileceginden, hic belli olmazdi sonucun 1-0 olacagi. belki bizim 1. golu de atamiyacaktik ve de onlardan yarim duzine yiyecektik derdim ben mesela. Burada da bu kararin yanlisligini vurgularken birisi cikar der (o birisi simdilik ben olmayayim): "o zaman ermenilerle muslumanlar o bolgede birbirlerini karsilikli tuketirlerdi, kan davasi metoduyla oldugu gibi, toplam olumler 3 milyon olurdu" diye. Yani bilemeyiz. Ben bu karari savunmak pesinde degilim, savundugum tek sey, "planli bir soykirim" olmadigidir olanlarin...

Asagida yine o siteden baska bir alinti: Burada Enver Pasa'nin Alman ordularinin generali von Hindenburg'a yonelik bir telgrafi (buyukelci bunu almanyaya disisleri bakanligina iletiyor. Burada enver pasa, almanlarin savasin sonlarina dogru olan zamanlarinda yogunlasan bir istegi olan "tum" ermenilerin kendi yurtlarina (koylerine) geri getirilmesi konusunda aciklayici bir cevap vermis. Ve ozetle bazi bolgelere (ic savas yasanmamis olan) geri dondurmelerin mumkun oldugunu ancak cok genel bir geri gondurmenin bu sartlarda (savas sartlarinda yani) osmanli yonetimi tarafindan yerine getirilemeyecek bir istek oldugunu ve nedenlerini anlatiyor. Almanca bilenlerimiz ve de ekranda boynu tutulmayanlar simdilik kendileri okusun, ben yakinda onemli buldugum yazilarin ozetlerini gececem. Bu asagidaki yaziyi da ozetleyecegim, cunku cok onemli buluyorum.



Der Botschafter in Konstantinopel (Bernstorff) an das Auswärtige Amt

Telegraphischer Bericht


Abgang: 08/03/1918 10:30 PM
Ankunft: 08/04/1918 08:45 AM
pr. 08/04/1918 p.m.

Nr. 1255


Konstantinopel, den 3. August 1918

Enver Pascha drahtete an Feldmarschall von Hindenburg:
Dem türkischen Auswärtigen Amt, welches sich mit der Frage der armenischen Flüchtlinge beschäftigt, habe ich mitgeteilt, daß ich vom militärischen Standpunkte meine Zustimmung dazu geben könne, daß die Flüchtlinge in das Gebiet bis zu 20 km östlich der Bahn Alexandropol-Dschulfar sowie in die Distrikte zurückkehren könnten, in welchen keine Kämpfe zwischen Muselmanen und Armeniern stattgefunden haben sollen. Als solche ist z.B. die Gegend von Batum anzusehen. Im einzelnen muß der Oberbefehlshaber der 3. Armee die Bestimmung treffen. Inwieweit hiernach vom Auswärtigen Amt die Zulassung der Flüchtlinge erfolgen wird, vermag ich noch nicht anzugeben. Ich werde nicht verfehlen, auf Beschleunigung der Angelegenheit hinzuwirken und Ew. Exzellenz von dem Ergebnis Mitteilung zu machen.

Bei vollster Würdigung der Euere Exzellenz leitenden Beweggründe und dem lebhaften Bestreben, Euerer Exzellenz Wünschen zu entsprechen, bis ich zu meinem Bedauern aus zwingenden militärischen Gründen nicht in der Lage, die Rückkehr der Armenier in vollem Umfang und ohne Einschränkung zuzulassen.

Euere Exzellenz bitte ich, bei Beurteilung dieser Frage unsere Lage den Armeniern gegenüber in Betracht zu ziehen. Vor Baku, bei Dschulfar und bei Urmia stehen sie uns im Kampf gegenüber, ihre Verbindung mit den Engländern ist nachweisbar. Bei aller Bereitwilligkeit, grundsätzlich nicht gegen eine Bevölkerung Krieg zu führen, ist doch in diesem Falle eine Trennung zwischen Volk und militärischem Gegner kaum möglich. Euere Exzellenz verlangen von mir eine halbe Million zumteil bewaffneter und feindlich gesinnter Einwohner im Rücken unserer kämpfenden Armeen zu lassen, ohne daß irgend eine Gewähr für ihr friedliches Verhalten gegeben werden kann. Wie früher im russischen, so jetzt im englischen Sold werden sie unserer Kriegführung jedoch Schwierigkeiten machen. Zurückgekehrt in die durch Jahrhunderte alten nationalen Haß durchwühlten Gebiete, werden sie Anlaß zu neuen blutigen Kämpfen geben. Ew. Exzellenz wollen berücksichtigen, daß ... 1 der letzten russische Zählung allein im Gebiet Kars sich die Zahl der muselmanischen Einwohner um 45000 vermindert hat, welche, da in dieser Gegend eine russische Aushebung nicht stattgefunden hat, alle den Verfolgungen der Armenier erlegen sind. Es ist unausbleiblich, daß das muselmanische Volk in diesen Gegenden zur Rache aufstehen wird. Die türkischen Truppen wären gezwungen, zum Schutz der Armenier gegen ihre eigenen Stammes und Glaubensgenossen einzuschreiten. Gerade im Interesse der Menschlichkeit muß schon ein solcher erneuter Bürgerkrieg mit seinen unausbleiblichen grausamen Folgen vermieden werden. Die ...1 der Armenier würde ein Truppenaufgebot im Innern bedingen, welches unsere Kriegführung lahmlegen und die beabsichtigten Operationen unmöglich machen würde. Ew. Exzellenz bitte ich, diese Verhältnisse bei Beurteilung unseres Verhaltens würdigen zu wollen.

Einem Abzug der Armenier aus Baku und ihre Rückkehr in das armenische Staatsgebiet werden von dem in Aserbeidschan kommandierenden türkischen Befehlshabern, wenn solches Verlangen unmittelbar oder durch Vermittelung des Generals von Kreß an ihn herantritt, keine Schwierigkeiten gemacht werden. Ihre ... 2 aus Baku kann uns nur erwünscht sein, da es leichter sein wird, sich mit den dortigen Russen zu verständigen, falls es der dort anscheinend herrschende Einfluß zu einer Verständigung kommen läßt.


[Bernstorff]
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 14 Haziran 2005 :  12:08:52  Üye bilgilerini görüntüle
quote:
Yazarı: maviyunus
-bir de ufak bir düzeltme, sanırım tercüme nedeniyle oluşmuş bir hata , Savaş sırasında iktidarda bulunan partinin adı "İttihat ve Terakki" partisi idi, mütareke sırasındaki partinin adı da "Hürriyet ve İtilaf" partisi idi, yani İttifak kelimesi yanlış, ya okuyan olmamış, ya da gözden kaçmış.




tabii ki haklisin. o yazi zaten turkceydi ben sadece copy+paste uyguladim. tesekkurler.
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 14 Haziran 2005 :  12:47:05  Üye bilgilerini görüntüle
Talat Pasa ile ilgili Murat Bardakci'nin hurriyet'teki yazi dizisini okumamis olanlar icin linkler vermek istedim ama linklerde hatalar olusuyor. Ben yazilari buraya koyayim, belki sevgili admin linkleri dogru koymayi basarir. bir de en sonra radikal'de cikan murat bardakci ile roportaj.
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 14 Haziran 2005 :  12:59:45  Üye bilgilerini görüntüle

1. bolum. 25.4.2005 Hurriyet

2005-04-25-m@nvid~568143,00.asp" target="_blank">http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~1@tarih~2005-04-25-m@nvid~568143,00.asp
linkteki hatanin olusmamasi icin yedek cozum: copy paste ile alttaki satiri alin ve explorer (ya da netscape'te) adres olarak yazarken basina 3 tane dabulyu koyup enterleyin (bunu diger iki adres icin de yazin)
hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~1@tarih~2005-04-25-m@nvid~568143,00.asp

2. bolum. 26.4.2005

2@nvid~568789,00.asp" target="_blank">http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@nvid~568789,00.asp

hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@nvid~568789,00.asp

3. bolum. 27.4.2005

2005-04-27-m@nvid~569330,00.asp" target="_blank">http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@tarih~2005-04-27-m@nvid~569330,00.asp

hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@tarih~2005-04-27-m@nvid~569330,00.asp


sevgili admin bu linklerin dogru cikmasini saglama olayinda basarili olursa asagidaki yazilar silinebilir yer kaplamamasi acisindan...
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 14 Haziran 2005 :  13:01:01  Üye bilgilerini görüntüle
İşte kara kaplı defterdeki gerçek (25.4.2005/Hürriyet) – Murat Bardakçı

1915 sonrasındaki nüfus hareketleri ve istatistikleri Sadrazam Talat Paşa'nın defterinde kayıtlı.

Sadrazam Talat Paşa, eşi Hayriye Talat Hanım’ın torunu Ayşegül Bafralı’nın bugüne dek özenle sakladığı 10x15 cm ebadındaki defterde, 1915 sonrasındaki nüfus hareketlerini ve istatistikleri dikkatle kaydetti.
27 Mayıs 1915’te çıkan ‘Geçici Tehcir Kanunu’ uyarınca mecburi göçe tabi tutulan Ermeniler’in sayısı, Talát Paşa’nın kayıtlarına göre, 924 bin 158. Sürgünün en yoğun şekilde uygulandığı şehir 141 bin 592 kişiyle Sivas, en az sayıda Ermeni’nin nakledildiği viláyet ise 4 bin 381 kişiyle Konya

ERMENİ tehciriyle ilgili sayılar, Talát Paşa’nın kara kaplı defterinin üçüncü kısmını oluşturuyor. Paşa, defterin tehcire ayrılan sayfalarında önce ne kadar Ermeni’nin zorunlu göçe tabi tutulduğunu yazıyor, arkasından tehcir kanununun imparatorluğun hangi viláyetinde ve hangi sancağında kaç Ermeni’ye uygulandığını liste halinde veriyor.

Defterde daha sonra, sürgüne gönderilmeyen Ermeni yetimlerin viláyetlere göre dağılımları gösteriliyor ve bunu Ermeniler’den kalan boş binaların, istimlák edilen gayrımenkullerin, çiftliklerin ve madenlerle imtiyazların kısa dökümleri takip ediyor.

Talát Paşa’nın kayıtlarına göre, 27 Mayıs 1915’te çıkan ‘Geçici Tehcir Kanunu’ uyarınca mecburi göçe tabi tutulan Ermeniler’in sayısı 924 bin 158. Sürgünün en yoğun şekilde uygulandığı şehir 141 bin 592 kişiyle Sivas, en az sayıda Ermeni’nin nakledildiği viláyet ise 4 bin 381 kişiyle Konya.

Ancak, Paşa’nın, viláyetlerden birinde 270 sürgünü eksik gösterdiği görülüyor.

TEHCİRİN EN ÖNEMLİ BELGESİ

Ermeni tehciri konusunda ilk elden belge olma özelliği taşıyan yukarıdaki liste, Sadrazam Talát Paşa’nın kara kaplı defterinde bu şekilde yeralıyor. Listenin yeni harflere çevrilmiş hálini ise yanda görüyorsunuz. Defterde bu listenin bulunduğu sayfadan sonra Ermeni yetimlerin ve yine Ermeniler’den kalan boş binalarla gayrimenkullerin, çiftliklerin ve maden imtiyazlarının dökümü geliyor.

Talát Paşa, tartışmaya 90 yıl sonra katılıyor

Sadrazam, Dahiliye Nazırı ve Ermeni tehcirinin mimarı olan Talát Paşa, 1915 olaylarının üzerinden tam 90 sene geçtikten sonra, ilk defa bugün konuşuyor ve tehcir tartışmalarına özel arşivinde bulunan, şimdiye kadar hiç yayınlanmamış belgelerle katılıyor!

Dün, sayfamda dizinin tanıtımını yaparken de yazmıştım: Bu dizide yeralan tehcir sayılarıyla diğer bilgilerin temeli, Sadrazam Talát Paşa’ya ait olan ve Paşa’nın hanımı Hayriye Talát Hanım’ın torunu Ayşegül Bafralı’dan yayınlamak üzere aldığım 10x15 santim eb’adında bir defterle yine Talát Paşa’ya ait bulunan ve senelerden beri bende bulunan diğer belgelere dayanıyor. Paşa’nın Anadolu’da 1915 sonrasındaki nüfus hareketlerini ve istatistikleri kaydettirdiği kara kaplı defter, üç fasıldan meydana geliyor: Müslüman muhacirler, tehcir edilen Ermeniler, devlet aleyhine çalıştıkları için aynı şekilde mecburi göçe tabi tutulan Rumlarla Araplar ve gayrımüslimlerden kalan mallar...

Dizinin hemen başlangıcında, bir hususa dikkat çekmem lázım:

Talát Paşa’nın kara kaplı defterinde ve Paşa’ya ait diğer belgelerdeki sayılar bizde bu konularda şimdiye kadar gereken gerçekçi çalışmalar pek yapılmadığı için çoğumuza bir hayli yabancı, hattá yüksek gelebilir, fakat hepsi birinci derece kaynak olan bu sayılar, abartılmış rakamlarla dolu ‘soykırım’ suçlamalarına karşı birer savunma kanıtı gibidir.

‘Sadece Ermeniler’i değil, Kürtler’i de kesmiştik. Yaptığımız soykırım dolayısıyla özür dileyelim, mesele hallolsun’ diyen gönüllü cahillerimiz gölge etmesinler; akademik çevrelerimiz de ‘Biz onları değil, onlar bizi öldürmüştü’ ucuzluğunu bir tarafa bırakıp ilmi yola girsinler, yeter...

Leylekyan müsterih olsun, Talát Paşa’nın mezarını çöplük yaptık

Gazetelerde görmüşsünüzdür: Merkezi Brüksel’de bulunan ‘Avrupa Ermeni Federasyonu’ isimli örgütün başkanı Laurent Leylekyan, geçen hafta Türk hükümetinden bazı garip taleplerde bulundu.

Adıyla kafa yapısının tam bir uyum içerisinde bulunduğu taleplerinden belli olan Bay Leylekyan, Talát Paşa’nın İstanbul’daki mozolesinin yıkılmasını, ‘Talát’ ve ‘Enver’ isimlerini taşıyan caddelere başka isimler verilmesini, Ermeniler’in Türkler’e yönelik cinayetlerinin sergilendiği müzelerin kapatılmasını ve ‘soykırım’ kavramından bahsedilmesini yasaklayan kanunların kaldırılmasını istiyordu.

Leylekyan’ın saçmalıklarını okuduktan sonra, Farsça eski bir deyimi, ‘Diváne rá kalem nist’ yani ‘Deliye günah yazılmaz’ sözünü hatırlayıp güldüm ama dün sabah Şişli taraflarında gördüklerim, gülüşümü acı bir tebessüme çevirdi ve ‘Leylekyan’ın bazı taleplerini biz kendi kendimize çoktaaaan yerine getirmişiz’ diye düşündüm.

Dün sabah, bu dizide kullanmak maksadıyla Talát Paşa’nın Şişli’de, Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde bulunan kabrinin fotoğraflarını çekmeye gittim ve kabir yerine bir mezbeleyle karşılaştım! Talát, Enver, Mahmud Şevket ve Midhat Paşalar ile beraber 31 Mart ayaklanmasında şehid edilen diğer askerlerin türbelerinin bulunduğu mekánda sanki yeni bir isyan yaşanmıştı. Ábidenin altındaki türbenin kilidi kırılmış ve merdivenle inilen mezarlık artık akşamcıların mekánı olmuştu. Bahçedeki láhidler boş şişelerle dolu bira sandığı niyetine kullanılıyordu ve sözün kısası, etraftaki herşey içler acısı haldeydi.

Aynı mekán, 1996’da, Enver Paşa’nın cenazesinin Tacikistan’dan naklinden önceki günlerde de bu şekildeydi ve vaziyetini gündeme getirmemden sonra alelácele temizlenmiş fakat Paşa’nın cenaze merasiminden sonra her şey yine eski tas, eski hamam olmuştu.

Avrupa Ermeni Federasyonu’nun başkanı Laurent Leylekyan, müsterih olsun ve Türk Hükümeti’nden böyle taleplerde bulunarak kendisini yormasın. Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nin bakımından sorumlu olan Büyükşehir Belediyesi umursamazlığına devam ettiği ve mekán askeriyeye devredilmediği takdirde, sadece Talát Paşa’nın değil, ebedi uykularını bu şehitlikte uyuyanların mezarlarından çok yakında tek bir iz bile kalmayacak!

Posta memuruydu sadrazam oldu

Adını bulvarlara, caddelere, mahallelere ve okullara verdiğimiz Talát Paşa’nın kim olduğunu mutlaka biliyorsunuzdur ama, gene de kısaca hatırlatayım:

Tam adı ‘Mehmed Talát’ olan Talát Paşa, Edirne’de 20 Ağustos 1874’te doğdu. Genç yaşlarındayken babasını kaybetti ve ailesini geçindirebilmek için Posta ve Telgraf İdaresi’ne girdi. İttihad ve Terakki’nin kurucularından oldu, Abdülhamid rejimi aleyhindeki çalışmalara katıldığı için tutuklandı, 25 ay hapis yattı ve Selánik’e sürgün edildi.

Burada seyyar postacılık yapan Mehmed Talát, 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilánından sonra Edirne’den milletvekili seçildi, Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesi’nde Dahiliye, Küçük Said Paşa Hükümeti’nde de Posta ve Telgraf Nazırlığı’na getirildi. Talát Bey, 23 Ocak 1913’teki Babıali baskınının düzenleyicilerinden ve Enver ve Cemal Paşalar ile birlikte İttihad ve Terakki Partisi’nin üç liderinden biriydi. 1913’ün 13 Haziran’ında kurulan Said Halim Paşa Hükümeti’nde yeniden Dahiliye Nazırı oldu ve 1915’teki Ermeni tehcirini bizzat yürüttü. 4 Şubat 1917’de sadrazamlığa, yani başbakanlığa getirildi ve ‘Paşa’ unvanı aldı.

Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmemiz üzerine 8 Ekim 1918’de istifa eden Talát Paşa, İttihad ve Terakki’nin diğer liderleriyle beraber 2 Kasım gecesi bir Alman denizaltısıyla Türkiye’yi terketti. Önce Rusya’ya, oradan da Almanya’ya gitti.

Talát Paşa, savaş yıllarında Anadolu’da yaşanan Ermeni olayları sırasında aldığı tedbirler sebebiyle diaspora Ermenileri tarafından ‘en büyük düşman’ ilán edilmişti ve Berlin’de, 1921’in 15 Mart sabahı Sogomon Tehliryan adında bir Ermeni komitacı tarafından ensesinden vurularak katledildi. Tehliryan yargılandığı Alman mahkemesinde beraat ederken, Paşa’nın kemikleri cinayetten 24 yıl sonra, 25 Şubat 1944’te Berlin’den İstanbul’a getirildi ve büyük bir askeri törenle Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne defnedildi.

http://www.hurriyetim.com.tr/displayimage/0,,189245,00.jpg

---

Talát Paşa’ya göre 1914 yılındaki Ermeni nüfus 1 milyon 256 bin 403 (26.4.2005/Hürriyet) – Murat Bardakçı

Dönemin Sadrazamı Talat Paşa, 1914 itibarıyla Osmanlı'daki Ermeni nüfusunu saptamak için geniş bir araştırma yaptırmış ve sayıları da kara kaplı özel defterine yazmıştı.

Sadrazam Talát Paşa, 1915 tehciri sırasında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler’in kesin sayısının belirlenmesi maksadıyla geniş bir çalışma yaptırtmıştı.

Paşa’nın özel evrakı arasında bulunan belgelerde ‘1914 itibariyle 1 milyon 187 bin 818 Gregoryen ve 63 bin 967 Katolik Ermeni vardır ve toplamları 1 milyon 256 bin 403 eder’ deniyor, daha sonra ‘sayımda eksiklikler yapılmış olabileceği için, bu sayının 1.5 milyon civarında olabileceği’ söyleniyor.

TALÁT Paşa’nın kara kaplı defterinin yanısıra, özel arşivinde bulunan diğer bazı belgelerde, 1915 tehcirinden önce ve hemen sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeniler’in kesin sayısının belirlenmesi maksadıyla geniş bir çalışma yaptırıldığı görülüyor. Dizinin dün yayınlanan ilk bölümünde, Paşa’nın tehcir edilen Ermeni sayısını 924 bin 158 olarak verdiğini yazmıştım. Tehcirin viláyetlere ve sancaklara göre dağılımını gösteren belgelerde hangi viláyetten nereye ne kadar Ermeni’nin gönderildiği gösterildikten sonra, genel nüfus değerlendirilmesine geçiliyor. Bu fasılda İstanbul Ermenileri’nden de söz ediliyor ve İstanbul’da 1914’te 68 bin 422 Ermeni’nin yaşadığı, bu sayının bir yıl sonra 80 bine çıktığı ama hiçbirinin alınmadıkları söyleniyor. Bütün bu uzun listelerden sonra, bu sayfada orijinal metninin fotoğrafını gördüğünüz tek paragraflık

bir yorum yapılıyor: ‘1330 (1914) icmálinde (sayımında, toplamında) Ermeni Gregoryen nüfus-ı umumisi (genel nüfusu) 1 milyon 187 bin 818 ve Ermeni Katolikler’in mikdarı 63 bin 967 ki, her ikisinin mecmuu (toplamı) 1 milyon 256 bin 403’ten ibaret olarak gösterilmiştir. (Toplamın fazla çıkmasının sebebi sayılara yabancı uyruklu Ermenilerin de dahil edilmesidir.) Nüfus-ı mevcude (mevcut nüfus) tamamen tahrir olmadığından (yazılmadığından), mikdar-ı hakiki (gerçek mikdar) 1 milyon 500 bin kadar olacağı gibi, bugün mevcud olarak báláda (yukarıda) görülen yerli ve yabancıların 284 bin 157 mikdarına da ihtiyáten yüzde 30 kadar iláve eylemek iktiza eder ki (gerekir ki), bu takdirde mevcud-ı hakiki (hakiki mevcud) 250 bin ile 400 bin arasında bulunmuş olur.’ Bu cümlelerde, daha basit bir ifadeyle şöyle deniyor: ‘İmparatorlukta 1914 yılında yaşayan Gregoryen ve Katolik Ermeniler’in sayısı 1 milyon 256 bin 403 idi. Bazı eksikliklerin olabileceğini gözönüne alarak, bu sayıyı 1.5 milyona yükseltebiliriz. Tehcirin uygulandığı viláyetlerde şu anda 284 bin 157 Ermeni kalmıştır ama bu mikdarı da her ihtimale karşı yüzde 30 oranında arttırdığımız takdirde, tehcir bölgelerindeki Ermeniler’in 250 ilá 400 bin arasında olduğunu söyleyebiliriz.’ Talát Paşa, yani Ermeni tehcirinin başındaki kişi kendi notlarında ‘Toplam Ermeni nüfusu en fazla 1.5 milyondu. Bunun 924 bin 158’i tehcir edildi ama tehcirin yapıldığı viláyetlerde hálen 400 bin kadar Ermeni yaşıyor’ derken, diaspora Ermenileri bugün ‘1.5 milyondan fazla Ermeni öldürülmüştü’ iddiasında bulunuyorlar.

Hesaplamayı bir de siz yapın ve hangi tarafın matematiğinin daha zayıf olduğuna kendiniz karar verin!

Yetim kalan 6 bin 858 Ermeni çocuğu Müslümanlar büyütmüş

TALÁT Paşa’nın kara kaplı defterinde, tehcir sırasında çeşitli sebeplerle hayatlarını kaybeden Ermeniler’in kimsesiz kalan ve devlet tarafından koruma altına alınan çocuklarının da bir listesi var. ‘Ermeni Eytámı’ yani ‘Ermeni Yetimleri’ başlığı altındaki listeye 10 bin 314 çocuk kaydedilmiş ve bunların bir kısmının Müslüman ailelere dağıtıldığı yazılmış. Listeye göre, en fazla sayıda Ermeni yetim, Halep’te bulunuyor. Talát Paşa’nın ‘kara kaplı defteri’nin ‘Ermeni Eytámı’ başlıklı sayfasında yeralan liste, yan tarafta.

Cemal Paşa, Mustafa Kemal’e ‘Enver’i durdurmalısın’ diyor

İTTİHAD ve Terakki Partisi’nin Talát Paşa gibi önde gelen bir liderini yazarken, partinin diğer önemli isimlerinden de bahsetmek ve bu kişilerin o yıllarda İstiklál Savaşı’nı sürdürmekte olan Mustafa Kemal Paşa’ya yazdıkları bazı mektupları da yayınlamak istedim.

İşte o mektuplardan biri: İttihad ve Terakki’nin Talát ve Enver Paşalarla beraber üç liderinden biri olan Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın, Bakû’dan trenle Tiflis’e giderken 1922’nin 9 Temmuz’unda Ankara’ya, Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği ve eski dává arkadaşı Enver Paşa’dan yakındığı oldukça uzun mektubunun bazı bölümleri...

Cemal Paşa, şu anda bende bulunan ve aşağıda günümüz Türkçesi’ne naklettiğim mektubunu kaleme almasından sadece 13 gün sonra, 22 Temmuz’da Tiflis’te Talát Paşa gibi Ermeni kurşunlarıyla can verecektir.

‘Sevgili kardeşim Mustafa Kemal Paşa,

...Şimdi iki gözüm, Orta Asya için, daha doğrusu bütün Müslüman Asya’sı için bugünün en mühim meselesi, Enver’in Buhara’da teşebbüs ettiği işlerdir. Enver, avantüriyelerin (maceracıların) yapabilecekleri en son işi de yaptı, kendisini Buhara emiri ilán etti. ...Bináenalyh şimdi bizim Enver, ...şimdi Buhara hükümeti aleyhine harbediyor, Sovyet Rusya hükümeti de, Buhara cumhuriyet hükümetinin müttefiki sıfatıyla ordusuyla o hükümete yardım ettiğinden, tabii, onlarla Enver arasında muharebe ilán edilmiş bulunuyor.

Orta Asya’daki ve Rusya’daki İslam álemi, Enver’in bu teşebbüsü karşısında büyük bir ümide kapıldı. Herkes, Enver’in bu hareketinde haklı olduğunu teslim ediyor ama vakitsiz davrandığını söyleyenler de az değil!

...Enver onların başına geçti ve Ruslar ile hoş geçinmek hakkındaki kesin kararına, kendi öz vatanının Ruslar’dan ümid ettiği maddi ve manevi yardımlara rağmen, Sovyet Rusya aleyhine mücadeleye karar verdi. Enver, şimdi, Orta Asya’da ve Afganistan’da böyle bir şahsiyet olarak kabul olunup müjdeleniyor.

... Acaba Enver bu hareketinde muvaffak olabilecek mi?

Bence hayır, bin kerre hayır!.. Enver kat’iyyen başaramaz ve Enver’in giriştiği hareket ne kadar çok direnirse, sonuçta uğrayacağı harap vaziyet, o kadar şiddetli olacaktır.

...Siz, Mustafa Kemal Paşa, bu zavallı Müslümanlar’a Enver’in teşebbüsünün fenalıklarını şimdiden söylemeye ve onları merhametsiz sonuçların doğacağı çılgınca teşebbüslerden kaçınmaya davete mecbursunuz. Böylece Ankara’nın kurtuluşu mücadelesini takip etmekte olan ben ve arkadaşlarım daha büyük bir kalp kuvvetiyle çabamıza devam ederiz ve İslam álemi, Ankara’nın peyki (uydusu) haline gelir. Daha da önemlisi, Ruslar Ankara’nın ve gölgesinde bulunan İslam áleminin hakikaten dost olduğunu görerek Anadolu’ya yaptıkları yardımları en yüksek seviyeye çıkartırlar.

...Gözlerinizi öperim kardeşim. Ahmed Cemal.

‘Beni böyle üzmen için acaba ne günah ettim?’

BİRİNCİ Dünya Savaşı’ndan sonra İttihad ve Terakki’nin lider kadrosuyla beraber Türkiye’den ayrılıp Berlin’e yerleşen Sadrazam Talát Paşa, Almanya’da ‘Ali Sái’ takma adını kullanıyordu. Eşi Hayriye Talát Hanım, kendisine büyük bir aşkla bağlı olan Paşa’sını sürgün günlerinde yalnız bırakmamış, İstanbul’dan gizlice çıkıp Berlin’e gitmişti.

Talát Paşa’nın burada yayınladığım kartpostalı, Berlin’den kısa bir seyahat için Macaristan’a giden hanımından günler boyu bir haber alamamasının yarattığı üzüntüyü aksettiriyor. Paşa, eşi Hayriye Hanım’a Budapeşte’deki Osmanlı Konsolosu Abdullah Hulusi Bey vasıtasıyla 1920’nin 24 Ekim’inde gönderdiği kartpostalda, sitem üstüne sitem ediyor:

‘İki gözüm Hayriyeciğim,

Beni ne kadar merakta bıraktığını tasavvur edemezsin. Daha yoldan bana iki kart gönderen karıcığım elbette bu kadar çabuk beni unutmaz, beni habersiz bırakmaz diyorum ve cidden merak ediyorum. Bununla beş kart oldu, gönderiyorum. Senden on gündür bir tek haber almadım. Hastalandın mı? Öyle olsa Abdullah iki satır birşey yazar diyorum. Beni bu kadar üzmek, azába sokmak için acaba günahım nedir? Bu kartımı alır almaz sıhhatine ve vakt-i hareketine dair bana derhal telgraf yaz. İstanbul’dan bugün hem Şefkati’den, hem İsmail Bey’den mektup aldım. Anam, ablalarım, Vasfıdil hepsi iyi imiş. Vasfıdil’in verem olduğunda bazı doktorlar mütereddid imiş, bazıları da birinci derecedir diyorlar imiş. Gel de, onu getirtmek için düşünelim. Burhan’ı ..... tarikiyle (yoluyla) göndermişler. Burada başka havadis yok. Teyze hanıma, Mebrure Hanım’a hürmetler. Abdullah’ın, çocukların gözlerinden öperim. Ali’

---

1915-16’da sadece Ermeniler değil,702 bin 905 Türk de yer değiştirmişti (27.4.2005/Hürriyet) – Murat Bardakçı

Talat Paşa’nın kara kaplı defteri, 1915 ve 1916 yıllarının Anadolusu’nda sadece gayrımüslimlerin değil, yüzbinlerce Türk’ün de nakledildiğini gösteriyor.

Talát Paşa’nın kara kaplı defteri, 1915 ve 1916 yıllarının Anadolusu’nda başta Ermeniler olmak üzere sadece gayrımüslimlerin değil, yüzbinlerce Türk’ün de bir bölgeden diğerine nakledildiğini gösteriyor. Defterde, doğudaki bazı viláyetlerimizin Rus işgaline uğraması üzerine işgal bölgelerinde yaşayan 800 bin kadar Türk’ün ‘muhacir’ olarak yollara düştüğü ve 702 bin 905 kişinin İzmit’ten Halep’e uzanan uzun hat üzerindeki şehirlere iskán ettirildiği yazılı. En kalabalık iskán bölgesi 150 bin kişiyle Musul, en az göç alan yer ise 426 kişiyle İçel.

SADRAZAM ve Dahiliye Nazırı Talát Paşa’nın özel arşivindeki kara kaplı defterde, Balkan Savaşı sırasında Rumeli’den Anadolu’ya göçedenlerin ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında Rus işgaline uğrayan doğudaki viláyetlerimizden ayrılan yerli halkın sayısını gösteren listeler de bulunuyor.

Kısaca hatırlatayım: 1914 Aralık’ındaki Sarıkamış bozgunundan sonra doğu cephelerimiz birer birer çözülmüş ve önce Van, ardından da Erzurum, Bitlis, Muş, Trabzon ve Erzincan Rus işgaline uğramış, Van’ın yönetimi Ermeni komitacıların eline geçmişti.

Kara kaplı defterde, genişliği 140 bin kilometrekare olan işgal altındaki bölgelerde 1 milyon 800 bin 915 kişinin yaşadığı ve bu nüfusun yaklaşık 800 bininin ‘iltica ettiği’, yani işgale uğramayan yerlere gittiği yazılı. Defterde daha sonra 702 bin 905 göçmenin iskánının sağlandığı ve nereye kaç kişinin sevkedildiği kaydediliyor.

Bu sayfada gördüğünüz listede en az göç alan yerin 426 kişiyle İçel, en kalabalık iskán bölgesinin de 150 bin kişiyle Musul olduğu anlaşılıyor. Listeyi incelediğinizde, 1915 ve 1916 yıllarının Anadolusu’nda, muhaceret kervanına sadece Ermeniler’in değil, yüzbinlerce Türk’ün de katıldığını göreceksiniz.

Dizinin yayını sırasında, bazı okuyucularımdan ‘tehcir’ ve ‘sancak’ kelimelerinin tam olarak ne demek olduğunu soran mesajlar aldım.

‘Tehcir’, Arapca ‘hecere’ kökünden gelir ve ‘göç ettirmek’ demektir. ‘Hicret’, ‘muhacir’ ve ‘muhaceret’ sözleri de aynı kökten türemişlerdir. ‘Sancak’ ise, günümüzdeki ‘il’lerin benzeri olan idari bölgelerdir.

Paşa, hasret mektubunda bile gizli temaslardan sözediyordu

İTTİHAD ve Terakki’nin önde gelen liderleri, Birinci Dünya Savaşı’ndan mağlup olarak çıkmamızdan sonra Türkiye’den ayrılıp Avrupa’ya dağılmışlardı.

Sadrazam Talát Paşa da bazı arkadaşlarıyla beraber Almanya’ya gidip ‘Ali Sái’ takma adıyla Berlin’e yerleşmiş ve eşi Hayriye Talát Hanım’ı da yanına aldırmıştı. Paşa, Avrupa’daki günlerini yine ‘teşkilátçılık’ faaliyetiyle geçiriyor, bir ülkeden diğerine gidip geliyordu.

Talát Paşa, Ermeni kurşunlarına hedef olmasından sadece 20 gün önce, 1921’in 25 Şubat’ında o sırada Münih’te bulunan hanımına gönderdiği bu kartta seyahatlerinden sözediyor, yapacağı gizli temasları üstü kapalı şekilde anlatıyor:

‘İki gözüm ruhum karıcığım,

Gece son derece rahatsız olarak, hemen hiç uyumayarak Berlin’e geldim. Dün öğle yemeğini Baha Bey’de (İttihadçıların liderlerinden Bahaeddin Şakir Bey) yedim. ...Hadice Hanım, Postdam’da bir villa tutuyor. Bize de bir oda tahsis edecek. ...Münih’e gelip beş-altı gün kaldıktan sonra Berlin’e avdet ederiz, sonra da Dresden’e gideriz. İstersen, yine Bavyera’ya gideriz. Aldığım mektuplara göre birkaç ay Berlin’deki evi muhafaza lázım. Ben yarın, yani ayın yirmi altısında, Dortmund civarında Halle’e gidiyorum. Dostum oraya gelecek. Almanya dahilindedir. Oradan veya avdette (dönüşte) sana yazarım. ...Názım Bey (önde gelen İttihadçılardan Doktor Názım) hemen gelsin. Senin canın sıkıldı ise, Názım ile gelebilirsin yahut bir hafta-on gün sonra ben geleceğim, on gün oturur birlikte döneriz. ...Gözlerinden öperim, elmas karıcığım.

...Ali’

Celál Bayar, Talát Paşa’nın hem hatıralarını yayınlatmış hem de cenazesini getirtmişti

TALÁT Paşa, Berlin’deki sürgün yıllarında Almanca kısa bir hatırat kaleme almış ama sağlığında yayınlayamamıştı.

Paşa’nın hatıraları ancak 1946’da, eski bir İttihadçı olan Celál Bayar’ın girişimleriyle basılabilmiş ve kitabın önsözünü Hüseyin Cahid Yalçın yazmıştı.

Aşağıda, gençliğinde İttihad ve Terakki’nin İzmir Şubesi Genel Sekreterliği’ne kadar yükselmiş olan Celál Bayar’ın ‘Şefimin refikasıdır’ diyerek son ána kadar saygı gösterdiği Hayriye Talát Hanım’a, Paşa’nın hatıralarının basılması ve Almanya’daki mezarının Türkiye’ye nakledilmesi konusunda gönderdiği mektuplardan bazı bölümler yeralıyor:

‘Ankara, 21.11.1942

Muhterem hanımefendi,

Paşa merhumun Almanca metinle yazılmış hatıralarını bana lutfetmiştiniz. Münderecátını (İçinde yazılı olanları) çok kıymetli buldum. Zaten kendisi de eserinin mukaddemesinde (önsözünde) siyasetlerini, memlekete hizmetleri tarzını, İttihad ve Terakki’nin umumi politikasını müdafaa için yazdıklarını söylemektedirler. Tab’ını muvafık ve hatta zaruri görmekteyim. Bunun için Türkçe metnini ele geçirmek ve bastırmak lázımgelecektir, bu olmadığı takdirde elimizdeki metni tercüme ettirmek mecburiyetinde kalacağız.

...Eski İzmir Valisi, Paşa’nın eski inkıláp arkadaşlarından benim de hürmet ettiğim Rahmi Bey’i tanırsınız. Müşarünileyh (sözü edilen kişi) ile merhum Paşa’nın cesetlerinin memleketimize getirilmesini; Hürriyet Ábidesi’nde, hürriyet şehitlerinin yanına defninin münasip olacağını görüşmüştük. Bu düşüncemizi başvekile teklif ettik, kabul ve tasvip buyurdular. Rahmi Bey’e keyfiyeti bildirdim. Bundan sonrası için lázımgelen teşebbüs ve tedbiri alacaklardır.

Hürmetlerini arzeder, cevabınızı beklerim.

Celál Bayar.’

‘5.12.1942

Muhterem hanımefendi,

27.11.1942 tarihli mektubunuzu aldım.

Paşa’nın hatıratının tamamını bastırmak fikrindeyim. Elimizdeki metin Almanca olduğu için, Türkçe’sini arıyorum. Paşa’nın üslubu ile Türkçe aslından tabettirirsek kıymeti daha yüksek olur. Türkçe aslını bulamazsak, elimizdekini muktedir bir záta tercüme ettirmek mecburiyetindeyiz. Telif hakkı size ait olmak üzere neşir işini ben üzerime alırım.

...Merhumun cenazesinin nakline gelince: İlk mektubumu takdim ettikten sonra, hükümetimiz resmen Alman hükümeti nezdinde teşebbüste bulunmuştur.

Muvafakat cevabını aldıktan sonra cenaze nakledilecek, askeri merasim ve ihtifal ile Hürriyet Ábidesi’ne defnolunacaktır. Bendenize bunu tekrar etmişlerdir.

...Hürmetlerimi teyit eylerim.

Celál Bayar.’

‘Ankara, 2 Şubat 1943

Muhterem hanımefendi,

9.1.1943 tarihli mektubunuzu aldım. Cevap yazmakta geciktim, mevsim dolayısıyla hafif bir rahatsızlık geçirdim. Paşa merhumun cenazesinin memleketimize nakli hakkında hükümetçe tesbit edilmiş bir tarih henüz yoktur. Benim bir müddet evvel öğrendiğime göre, Alman Hükümeti’nin cevabı beklenmektedir.

...Hatıratın tercümesi için burada bir zát ile görüşmekteyim. Henüz bir karar verilmiş değildir. ...Hürmetlerimi arzeylerim sayın bayan.

Hamdi Bey’e selám, küçüklerin gözlerinden öperim!

Celál Bayar’

Düzenleme - n/a on 14 Haziran 2005 13:04:54
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 14 Haziran 2005 :  13:06:08  Üye bilgilerini görüntüle
radikal'de murat bardakci ile roportaj. bu yukardaki yazi dizisi ile de ilgili.

http://www.radikal.com.tr/veriler/2005/06/06/haber_154980.php
Sayfa Başlanıcı

n/a


1195 mesaj

mesajım - 01 Temmuz 2005 :  15:38:05  Üye bilgilerini görüntüle
bugunku hurriyette cok ilginc bi yazi dikkatimi cekti, sizlerle paylasmak istedim.

asp'den midir bilmem, asagidaki adresi aynen buraya link olarak vermeye kalkinca hatali olusuyor link, siz ilginizi cekerse asagidaki satiri kopyeleyip, basina da 3 tane w ekleyip (ardindaki noktasini unutmadan) yapistirarak okuyabilirsiniz.

yazinin basligi:
Prof. Ataöv, Ermenilerin Atatürk'ün ünlü köpekli fotoğrafını montajla nasıl vahşet fatoğrafına çevirdiklerini ortaya çıkardı.



hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@nvid~598465,00.asp
Sayfa Başlanıcı
Sayfalar: / 3 Önceki Konu Konu Sonraki Konu  
Sonraki Sayfa
 Forum Kilitli
 Yazıcı Dostu
Hızlı Geçiş:
alternatif forum © 2000-04 Snitz Communications Go To Top Of Page
Bu sayfa 0,53 saniyede görüntülendi. Powered By: Snitz Forums 2000 Version 3.4.05
 
'YAZ KÖŞESİ' SON EKLENEN YAZILAR :
* ayriligin kirki çikinca      07.09.2010 - Yagmur Damlasi
* Kaybolmussun      07.09.2010 - Cenab Ersöz
* bendeki o saçma sen      29.08.2010 - Nese Yaman
* Otuz Agustos      29.08.2010 - Ayten Suvak
* Hasret      25.08.2010 - Ece Hismiogullari
 
 
Benzetme    Bektas Bekdemir

 Bugün   545    Toplam   3767215
 Bugün   546    Toplam   3767216