aLTERNATiF - 04.12.2016/18:09:06
    ISTANBUL
  04 Aralık 2016 Pazar
     
  Anasayfa
  MAKALELER
  Alternatif YAZARLAR
  Eski FORUM
  Alternatif HABERLER
  Alternatif F O R U M
  Klipler
  Iletişim e-mail
 
  Sitede Ara    
 
 
 
TBMM- TV
 

Istanbul Rehberi
 
 
Kollektivist eşitsizlik
 

Burjuva toplum düzenine kızıyoruz. Çünkü hakça, adaletli bir düzenin değil; tersine gerek fırsatta, gerekse de paylaşımda eşitsizliklerin devlet aygıtını oluşturmuş.

İşin başında "Liberté, égalité, fraternité" (özgürlük, eşitlik, ve kardeşlik) sloganıyla kitleleri arkasına almış, çağ değiştirmiş ve düzenini kurmuş.

Çok kısa süre sonra işin gerçeği anlaşılmış; "eşit ve özgür işçi kardeşler" çocuk ve kadın ayırımı gözetilmeden günde 14-16 saat karın tokluğuna çalıştırılmış; itiraz edenler ezilmiş!(manüfaktür döneminde )

Ve sınıf ayırımının tesbiti kafalara dank etmiş, mücadele başlamış.
Bu mücadele sürer gider.

Burjuva demokrasisi dediğimiz şey ise, büyük ölçüde burjuva devletinin kesin erki doğrultusunda, kendini toplumsal mücadelenin ivmesine göre revize ederek, bir sipop işleviyle sürdürülür gider.

Kitleler burjuva devletinin kimi zaman bolca keseden verdiği tavizlerle oyalanır; kimi zaman da demir bir yumruk altında ezilir, susturulur.



Her türlü toplumsal itirazın temelinde hep, vaktiyle beyinlere işlenmiş "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" sloganını görüyoruz.

Bu, iki taraflı bıçak gibi bir slogandır ve çok da akla yakın bir şey gibi gelir.

Devlet de bunu bilir, ayni sloganı kullanır...

Der ki, "siz kardeşsiniz!.." Ya da "hür bir ülkede yaşıyorsunuz ve vatandaşlık hukukuyla eşitsiniz!.."

Ama o hürriyetin sınırlarını da, eşitliğin ve kardeşliğin ideolojik şartlarını da ana ve baba kanunlarla, ve çömezi bir çok ufaklık kanunlarla toplumun önüne koyan gene kendisidir.



Bu durum Avrupa'daki toplumsal mücadeleler sürecinde "- Ne hürriyeti, ne eşitliği, ne kardeşliği kardeşim?!" denilerek; burjuva demokrasisinin başka modellerine geçiş yaptı, ülkeler federalleşti... Bunlar içlerinde çok çeşitliliği barındıran modellerdi.

Federalleşmeyenler ise bunlardaki yönetim biçimlerini örnek alarak benzerleşti.

Tabii bu, iki satırla yazdığımız gibi kolaycacık olmadı. Çok uzun ve sürekli örgütlü mücadeleleri gerektirdi. Toplumlar çok ağır bedeller ödediler, savaşlarda kırıldılar...

Hiç de hamasi ya da romantik süreçler değillerdi.

Fakat neticede Avrupa uygar topluluğu diye imrendiğimiz kültürel, eğitimsel ve ekonomik bir yapısallığa ulaştılar.

Fakat ne yazık ki bu, burjuva devletinin kendi halkları yerine, dünyanın başka yörelerindeki halkları sömürmeye yönelmesiyle, yani yeni sömürgecilik dediğimiz olguyla koşut gelişti.


Makro olarak bu kısa durum tesbitini yaptıktan sonra, gelelim şu "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" sloganına ve ötekilik, ötekileştirme, kardeşlik meselesine.



"Eşitlik" deyince doğaya ve canlılarına bakacağız, bize kökten bir fikir verir. Doğada eşitlik diye bir şey yoktur.

Toplumculuğun temelinde ve nihai hedefinde de bu yok!

İnsanlar değişik iklimlerde, bilmem kaç tane dinin, geleneğin, ananenin ritüelin getirdiği; ahlak, kültür, davranış biçimi, yeme alışkanlığı, yatıp kalkma vs. biçimlenmeleriyle farklılar.

Ve bütün bunların külliyesine göre de ekonomik gereksinim dediğimiz yaşamı sürdürme ihtiyaçları da farklı.

Bu kadar farklılıktan kardeşlik doğmaz. Kardeşçe hisler duyduğunu söyleyenler ya aymazlar, ya da yalancı!

O zaman şunu söyleyebiliriz ki: Her birimiz ötekiyiz...

Öncelikle bunu kabul etmek lazım.

Üst yapı ideolojisi olarak kardeşliğin dayatıldığı bir toplumda, bunların bir kısmını "ötekileştirmek" bir baskı aracı olarak ortaya çıkar. Bunun üzerinden diğerlerine düşmanca hisler beslemek ise, nasyonalizm ideolojisisnin yarattığı bir herzedir.

Ötekileştirdiğin insanlar, gerek psikolojik, gerekse de ekonomik olarak bozguna uğrarlar... Kurtuluşmuş gibi göç hareketleri başlar, alt katına yerleşirler. Temelden "öteki" oılmanın yarattığı yaşam sürdürme alışkanlıkları seni rahatsız eder!

İş kişisel rahatsızlığa gelince de, tahammül etmek, ya da bireysel olarak ötekileştirmeye yönelme faslı gelir dayatır. Hem senin, hem de Onun birlikte yaşamak iradesi gevşer, adım adım soğumalar başlar...

Ve gün gelip, "bağimsızlık" dediklerinde ise, bu da gene (karşıt) nasyonalist bir fikir olmakla beraber, zorunluluktan bir masumiyeti beraberinde taşır.



Yani, ötekine tahammül etmek nasıl uhrevi idealist bir tavırsa; ötekini ötekileştirmemeye çalışmak da gene kör idealist bir yaklaşımdır.

Bunlar kişisel değil, burjuva devlet aygıtının işine gelen ve toplumun tamamına dayatılan zorunluluk halleridir.

Burada bir parantez açmak gerekirse.... Çağdaşlaşma politikası olarak sanayi ekonomisine ağırlık veren devlet aygıtının kardeş(!) bildiğimiz insanların yurduna 100 yıla yakın eşitsiz ekonomi uyguladığını, feodal düzen ağalarını bertaraf edecek toprak reformunu yapmadıklarını... Bunların topraksız ve işsiz kaldıklarında göçmelerinin burjuvaziye yedek işçi sağlamak amacıyla planlandığını görmek lazım.



Avrupa ülkeleri sömürülen ülkelerden çaresiz olarak gelen göçmenler için "Boat ist schon voll!" (gemi artık doldu) diyorlar... Bunlara tehdit unsuru olarak neo-nazi grupları çıkıyor. Göçmenler ötekileştirilme tehdidinin en ucunda ve toplumsal baskı altında yaşıyorlar.

Bizim çarpık sanayi ekonomimizin ağababalarının politikaları ise, en yüksek deprem riski taşıyan bölgelerdeki büyük şehirlerin etrafında o şehirleri 5-10 kat büyüten popülasyonları ayaklarının dibine getiriyor... Çünkü kurdukları sanayi beyzadelerin evlerine yakın!



Kısaca bunlar insanların suçu değil...

Her şeye karşın ötekileştirmeme konusunda avazımız çıktığı kadar bağıracağız, ötekileştirmelere karşı çıkacağız.

Çünkü suçluyuz. Kapitalist burjuva devlet aygıtını yıkacak birlikteliği sağlayamadığımız için suçluyuz!



Kimse kardeşim değil, ama varlıklarını kabul ediyorum, haklarının yendiğini görüyorum ve onların mücadelelerine omuz veriyorum.

"Herkesin gereksinimince aldığı, herkesin yeteneği kadar ürettiği" kollektivist eşitsizlik, gerçek özgürlük olacak. Uzak yakın demeden, insanların kardeşliği o zaman doğacak.


Tamer Özer


 
 
         4 Makaleler
 
    "son eklenen 10 makale"
   Kötü bir hayatta iyi bir hayat sürmek mümkün müdür?
   Clara Zetkin, Kadın Direnişinin Başlangıcı
   Tanıl Bora: 'Türkiye'
   F Klavyesi hakkında...
   Stalin ve Troçki aynı anda savunulabilir mi?
   Kalifornia Sendromu
   X ülkesi için bazı gerçekçi dış politika seçenekleri
   1 Mayıs’ı bir kutlamadan çok mücadele gününe dönüştüren şey onun tarihidir
   Pratikte marksizm: 'Lenin'in Nisan Tezleri'
   Erdoğan Özmen: Aşk (1)
 
Seçme Yazılar
 
GAZETE KADIKÖY
* Kötü bir hayatta iyi bir hayat sürmek mümkün müdür?
* Clara Zetkin, Kadın Direnişinin Başlangıcı
* Tanıl Bora: 'Türkiye'
* F Klavyesi hakkında...
* Stalin ve Troçki aynı anda savunulabilir mi?
* Kalifornia Sendromu
* X ülkesi için bazı gerçekçi dış politika seçenekleri
* 1 Mayıs’ı bir kutlamadan çok mücadele gününe dönüştüren şey onun tarihidir
* Pratikte marksizm: 'Lenin'in Nisan Tezleri'
* Erdoğan Özmen: Aşk (1)
* Kapitalizm neden ırkçılığa ihtiyaç duyar?
* Marksistler bireysel terõre neden karşıdırlar
* Siyasette birlikte görmek
* 300 Ankara Bebesi: Gardaş Direnmeyek mi La?
* David Robson: Kişilik psikolojisi kötülüğü nasıl açıklıyor?
* Evren Balta: Yunanistan'da Ne Oldu?
*  'Yüz yargısı' yaşamımızı nasıl etkiliyor?
* CEHENNEM (Bir dogmanın gerçeği)
* Zeki olmanın şaşırtıcı dezavantajları
* 27 Nisan 1940: Faşizm, “Köycülük” ve Köy Enstitüleri
 
diğer yazılar
 
 Bugün   6318    Online   5    Toplam   11405776